Altı yıl önce 21 Ağustos’ta kaybettiğimiz, en etkileyici TED konuşmalarıyla tanınan İngiliz eğitimci, yazar, yaratıcılık ve hayal gücü ile eğitimde daha insan odaklı bir yaklaşımın uluslararası çapta tanınan savunucusu Sir Ken Robinson’un geride bıraktığı şey, eğitim için bir şablon değildi; belki de bundan daha da değerli bir şeydi: İnsan potansiyeline farklı bir bakış açısına sahipsek ve bu potansiyelin tam anlamıyla ortaya çıkmasını istiyorsak sormamız gereken sorulardı. Robinson’un vizyonunun merkezinde birbiriyle bağlantılı üç fikir vardı: Yaratıcılık, çeşitlilik ve insan potansiyeli. Yaratıcılığın eğitime sonradan eklenen, isteğe bağlı bir unsur olmadığı; her çocuğun sahip olduğu ve okulların geliştirmesi gereken temel bir kapasite olarak görülmesi gerektiğini savundu.
Zekanın tek bir biçimi olduğu varsayımına karşı çıktı. İnsanların farklı yetenekleri, farklı düşünme biçimleri ve farklı öğrenme yolları olduğunu; eğitimin de herkesi aynı kalıba sokmak yerine bu çeşitliliği kucaklaması gerektiğini ısrarla vurguladı. Eğitimin, her şeyden önce insan potansiyelini açığa çıkarması gerektiğine inandı: Bireyleri, standartlaştırılmış bir başarı tanımına göre ölçmek yerine, kendi yeteneklerini, tutkularını ve olanaklarını keşfetmelerine yardımcı olmak.
Bu fikirler birlikte, eğitimin amacına ilişkin kökten farklı bir anlayış ortaya koyuyordu. Robinson’un karmaşık fikirleri tek bir anlatımda apaçık kılma konusunda nadir rastlanan bir yeteneği vardı. Mizahı bizi savunmasız bırakıyor, hikayeleri bizi içine çekiyor, ardından neredeyse fark ettirmeden varsayımlarımızı tersine çeviriyor, matematiği ve bilimi sanatların üzerinde konumlandıran bu hiyerarşiye meydan okuyordu.
Eğitimi, insanların kendi elementlerini bulabilecekleri bir ekosistem olarak tanımlıyordu: doğal yetenekleriyle kişisel tutkularının buluştuğu yer. Böyle bir ortamda öğrenme, dışarıdan dayatılan bir şey olmaktan çıkıp derinden insani bir sürece, bir keşif sürecine dönüşüyordu. KÖY ENSTİTÜLERİ Robinson’u dinledikçe, ülkemin gerçeğinde beklenmedik bir tarihsel yankıyla karşılaşıyorum.
TED sahnesinde böylesine güçlü bir biçimde dile getirdiği ilkelerin bazıları, Türkiye’ye hiç de yabancı değildi. Hatta Robinson’un eğitimde dönüşümün dünyaca tanınan savunucularından biri olmasından birkaç on yıl önce, Türkiye 20. Yüzyılın en iddialı eğitim deneylerinden birine girişmişti.
Bu, Hasan Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç’un Köy Enstitüleri denemesiydi. Hasan Âli Yücel, eğitim bilimcisi ve Milli Eğitim Bakanı (1938-1946) ile İsmail Hakkı Tonguç, eğitim bilimcisi, Köy Enstitüleri’nin kurucusu ve o dönemde İlköğretim Genel Müdürü 1940 yılında kurulan Köy Enstitüleri, geleneksel okul anlayışından kökten farklı bir eğitim modeli olarak tasarlanmıştı. Amaç yalnızca ders kitapları aracılığıyla bilgi aktarmak ve bunu sınavlarla ölçmek değildi: Eğitim, hayatın kendisiyle ilişkilendirilecekti.
Öğrenciler yaparak, üreterek, yaratarak ve birlikte çalışarak öğreniyordu. Akademik derslerin yanında tarım, teknik beceriler, edebiyat, müzik ve sanat da eğitimin bir parçasıydı. Bu anlayışın temelinde, son derece bütüncül bir eğitim felsefesi vardı.
Eğitim, bir sınava hazırlanmaktan çok, hayata hazırlanmaktı. Tonguç, eğitimin insanların içinde yaşadığı toplumsal ve fiziksel çevreden ayrı düşünülemeyeceğini kavramıştı. Eğitim sistemi, topluma katkıda bulunabilecek yetkin, yaratıcı ve kendi ayakları üzerinde durabilen bireyler yetiştirmeliydi.
Yücel ise dünya edebiyatından yüzlerce önemli eserin Türkçeye çevrilmesini de kapsayan, eğitim ve kültüre ilişkin geniş kapsamlı hümanist bir anlayışın savunucusuydu. Buna karşın, bugün Türkiye’deki eğitim sistemiyle arasındaki karşıtlık çarpıcı ölçüde büyük. Bugün, Türkiye’de eğitim, siyasi ve dini yaklaşımlar bir yana, onlarca yıldır son derece rekabetçi bir sınav kültürü tarafından şekillendiriliyor.
Bir çocuğun eğitim yolculuğu, her kademede bir kez girilen yüksek riskli sınavdaki performansıyla belirlenebiliyor; bu da öğrenciler, aileler ve öğretmenler üzerinde büyük bir baskı yaratıyor. Köy Enstitüleri sonunda kapatıldı ve onları ayakta tutan eğitim felsefesinin yerini giderek daha geleneksel okul yaklaşımları aldı. Kaybedilen yalnızca bir kurum değil; aynı zamanda eğitimin entellektüel, pratik, sanatsal ve toplumsal boyutlarıyla aynı anda var olabileceği ve hayatla derinden bağlantılı olması gerektiği fikriydi.
Tarihsel bağlamın bugünün Türkiye’sinden çok farklı olduğunun farkındayım ve Köy Enstitüleri modelinin 21. Yüzyıla olduğu gibi taşınamayacağını biliyorum. Geçmişi de romantikleştiriyor değilim.
Ancak bu girişim ilkelerinin bugün de şaşırtıcı ölçüde geçerli olduğunu düşünüyorum. YALNIZCA KONUŞMANIN GÜCÜ Robinson’un yalnızca fikirleriyle değil, onları aktarma biçimindeki olağanüstü yeteneğiyle de hatırlanmayı hak etmesinin başka bir nedeni daha var. Konuşmalarından herhangi birini ele alabilirsiniz; ben en sevdiğimden, efsanevi TED konuşması, TED tarihinin en çok izlenen konuşması olan “Okullar yaratıcılığı öldürüyor mu?” ile yetineceğim.
Robinson’un hiç slayt kullandığını görmedim. Çocukken geçirdiği çocuk felcinin etkisiyle aksayarak sahnenin ortasına yürür, orada neredeyse sabit kalarak açıklığı, zekası ve sıcaklığıyla konuşurdu. Sunum teknolojisine giderek daha fazla takıntılı hale gelen bir çağda, bu neredeyse radikal bir tutumdu.
Robinson bize, güçlü bir fikrin süslemeye ihtiyacı olmadığını gösterdi. MİRAS Robinson’un geride bıraktığı sorular, yapay zeka, otomasyon ve hızla değişen teknolojilerin giderek daha fazla şekillendirdiği bir dünyada bugün daha da anlamlı. Makineler bir zamanlar benzersiz biçimde insana özgü olduğu düşünülen hesaplama, tahmin etme, üretme ve gerçekleştirme becerilerini giderek daha fazla üstlenirken, eğitimin insanda neyi geliştirmesi gerektiğini daha büyük bir aciliyetle sormamız gerekiyor: Hayal gücünü, merakı, yaratıcılığı, eleştirel düşünmeyi, empatiyi, işbirliğini ve her şeyden önce farklı görme ve farklı düşünme cesaretini.
Belki de Robinson’u hatırlamanın en anlamlı yolu, onun fikirlerini yalnızca tekrarlamak değil, sorularının bizi, yarattığımız eğitim sistemini ve unutmuş olabileceğimiz olanakları yeniden düşünmeye yöneltmesine izin vermektir. ÖLÜM VADİSİ Robinson’ın bir başka TED konuşması olan “Eğitimin Ölüm Vadisi’nden nasıl kurtuluruz?” konuşmasının en çarpıcı finali, eğitimde doğru koşullar sağlandığında, içimizde zaten var olan olasılık tohumlarının yeniden filizlenebileceğini bir kez daha hatırlatıyor: “Yaşadığım yerden çok uzakta olmayan bir yerde Ölüm Vadisi diye adlandırılan bir yer var. Ölüm Vadisi, Amerika’nın en sıcak ve en kurak yeri ve orada hiçbir şey yetişmiyor.
Hiçbir şey yetişmiyor, çünkü yağmur yağmıyor. Adı da buradan geliyor: Ölüm Vadisi. 2004 kışında Ölüm Vadisi’ne yağmur yağdı.
Çok kısa bir süre içinde metre kareye yedi inç yağmur düştü. 2005 ilkbaharında ise olağanüstü bir olay gerçekleşti. Ölüm Vadisi’nin bütün tabanı bir süreliğine çiçeklerle kaplandı.
Bunun kanıtladığı şey şu: Ölüm Vadisi ölü değil. Uykuda. Yüzeyin hemen altında, doğru koşulların ortaya çıkmasını bekleyen olasılık tohumları var.
Organik sistemlerde, koşullar doğru olduğunda yaşam kaçınılmazdır. Bu her zaman olur. Bir bölgeyi, bir okulu, bir eğitim bölgesini ele alırsınız; koşulları değiştirirsiniz, insanlara farklı bir olasılık duygusu, farklı beklentiler, daha geniş bir fırsatlar yelpazesi sunarsınız; öğretmenlerle öğrenciler arasındaki ilişkileri önemser ve değer verirsiniz; insanlara yaptıkları işlerde yaratıcı olma ve yenilik yapma özgürlüğü tanırsınız ve bir zamanlar hiçbir şey üretemeyen okullar yeniden hayat bulur.” https://www.sirkenrobinson.com/home/