Selin Nakipoğlu ile söyleşi: İktidarın makbul yaşam tarzı basıncı
Ekonomi

Selin Nakipoğlu ile söyleşi: İktidarın makbul yaşam tarzı basıncı

Göksu Cengiz Topluma kendisini anlatamayan rejimin farklı kesimleri birbirine düşmanlaştırarak ve parçalayarak bastırma, kendini bu baskıyla var etme çabasının son dalgası LGBTİ+’ları hedef tahtasına koyuyor. Geçen...

7 okuma

Göksu Cengiz Topluma kendisini anlatamayan rejimin farklı kesimleri birbirine düşmanlaştırarak ve parçalayarak bastırma, kendini bu baskıyla var etme çabasının son dalgası LGBTİ+’ları hedef tahtasına koyuyor. Geçen yıldan bu yana yargı paketleri ve "aile yılı", “aile yüzyılı” adı altında kadınları ve LGBTİ+’ların var olma ve eşit yurttaşlık hakkını hedef alarak sürdürdüğü baskıya karşı halkın tepkisi yargı paketlerini durdurmayı başarmıştı. Ancak yasama eliyle yapılamayan fiili durumla dayatıldı, yargı eliyle yurttaşlar ve dernekler hedef alınmaya devam edildi.

81 ile adalet bakanının gönderdiği genelge ve son operasyonlarda yönlendirilen suçlamalarla "genel ahlak" ve "müstehcenlik" gibi belli bir yaşam biçimi dışında kalan herkesi hedef alan kıstaslar yargının konusu haline getirildi. Bu aşama sınırsız bir baskı ve cadı avına imkan tanırken toplumun birbirine düşman edilmesini de hedefliyor. Toplumsal cinsiyet eşitliğine karşı bir ideolojik yol haritasının dünya genelinde yaygınlaşan bir neofaşist dalgaya dönüşmesi Türkiye’de yaşananların uzun vadeli bir saldırı olduğunun göstergesi niteliğinde.

Tüm bu yaşanan dönüşümü, Avukat Selin Nakipoğlu ile konuştuk.  İktidar kadın ve LGBTİ+ örgütlenmelerini düzenli olarak operasyonlarla hedef alarak nasıl bir toplumsal dönüşüm hedefliyor?  Bence önce siyasal iktidarın söylediklerine bakmak gerekiyor. Siyasal iktidar niyetini zaten yayımladığı belgelerde ve uyguladığı politikalarda açıkça ortaya koyuyor.  AKP iktidarı 2026–2035 dönemini “Aile ve Nüfus On Yılı” olarak tanımlıyor. Adalet Bakanlığı da “Ailem Güvende” operasyonlarının açıkça bu siyasal çerçeve ve 2026/4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Genelgesi doğrultusunda yürütüldüğünü açıkladı.

Son operasyonlarda 162 kişi, dokuz dernek ve 13 işletme hakkında işlem yapıldığını Bakanlık kendisi duyurdu. İnsan Hakları İzleme Örgütü ise 12–14 Eylül arasında en az 112 kişinin gözaltına alındığını, 82 kişinin tutuklandığını bildiriyor.   Operasyonun adı da “Aileyi korumak”.  İsimlendirme biçimi ülkemizin yakın siyasi tarihinde yabancı değil.

19 Aralık 2000’de cezaevlerine yönelik onlarca insanın yaşamını yitirdiği katliama da “Hayata Dönüş” adı verilmişti. Siyasal iktidarların sert müdahalelerini koruyucu, iyileştirici, güven veren sözcüklerle adlandırması yalnızca bir iletişim tercihi değildir. Esasen tartışmanın bu kavramın çok ötesine geçtiğini düşünüyorum.

Çünkü aileyi korumak başka bir şeydir; devletin hangi ailenin, hangi kadınlığın, hangi cinselliğin, hangi yaşam biçiminin makbul olduğuna karar vermeye başlaması başka bir şey.  Kadın hareketi ile LGBTİ+ hareketinin kesiştiği yer de tam burasıdır. Kişinin bedeni, özel hayatı, cinselliği ve nasıl yaşayacağı konusunda kendi kararını verebilmesini savunmak. Buna karşı geliştirilen siyaset ise bireyi bağımsız bir hak öznesi olarak görmekten çok onu belirli bir aile ve toplumsal cinsiyet düzeninin içindeki rolüyle tanımlama eğilimi taşıyor.  Bu nedenle hedeflenen toplumsal dönüşümü yalnızca “muhafazakârlaşma” sözcüğüyle açıklamak eksik kalır.

Daha temel bir tartışma var: Bireyin özgürlük alanının sınırlarını hukuk mu belirleyecek, yoksa siyasal iktidarın makbul gördüğü yaşam biçimi mi?  Üstelik baskının yalnızca soruşturulan kişiler üzerinde etkisi yok. Dernek yöneticilerinin gözaltına alınması, dernek binalarının basılması, internet sitelerinin ve yüzlerce sosyal medya hesabının engellenmesi, gözaltıları protesto etmek isteyenlere polisin hukuka aykırı hücumu diğer yurttaşlara da bir mesaj veriyor: Örgütlenirseniz, konuşursanız, dayanışma gösterirseniz bunun bir bedeli olabilir. Amnesty International ve Avrupa Konseyi de son dönemde ifade ve örgütlenme özgürlüğü üzerindeki bu baskıya dikkat çekiyor.

  Meclisten geçmemiş bir yasanın operasyonlar ve genelgelerle de facto biçimde uygulanması, yasamanın baypas edilmesi bugünün yeni normali midir? Nasıl sonuçları olabilir?  Burada anayasal açıdan çok önemli bir sınır var.  Anayasa’nın 7. maddesine göre yasama yetkisi TBMM’nindir.

Anayasa’nın 13. maddesi ise temel hak ve özgürlüklerin ancak yasayla sınırlandırılabileceğini söylüyor. Üstelik 104.

madde, kişi haklarının ve siyasi hakların Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle dahi düzenlenemeyeceğini açıkça belirtiyor. Anayasa Mahkemesi de kararlarında temel hakları sınırlayan konuların yürütme işlemleriyle düzenlenemeyeceğini tekrar tekrar vurguluyor.   O halde bir genelge hiç kuşkusuz bundan aşağıda bir normdur.  Genelge suç yaratamaz, yeni bir yasak koyamaz, Meclisin kabul etmediği bir temel hak sınırlamasının yerine geçemez.Fakat bugün tartıştığımız sorun zaten bunun biraz daha incelikli bir biçimi.  Ortada “LGBTİ+ olmak yasaktır” diyen bir yasa yok.

Örgütlenme hakkını ortadan kaldıran yeni bir yasa da yok. Olamaz da! Buna rağmen mevcut ceza hükümleri geniş yorumlanır, idari kararlar devreye sokulur, erişim engelleri getirilir, dernek yöneticileri hakkında soruşturmalar yürütülür ve bütün bunlar bir yürütme politikasıyla eşgüdümlü hale gelirse, Meclisten geçmeyen bir düzenlemenin yaratacağı sonuca fiilen yaklaşılabilir.  Bence asıl tehlikeli alan burası.  Çünkü hukuk devletinde sadece yasaların varlığı önemli değildir, devletin yasada olmayan bir yasağı fiilen yaratamaması da önemlidir.

Bunu bugünün “yeni normali” diye kesin bir hukuki kategori olarak adlandırmak mümkün değil. Fakat yürütme araçları, idari kararlar ve ceza soruşturmaları aracılığıyla temel hak alanlarının daraltılması süreklilik kazanırsa, yasama organının işlevinin fiilen zayıflaması gibi çok ciddi bir sonuç doğar.  Bunun ilk sonucu kuvvetler ayrılığı bakımından ortaya çıkar.  İkinci sonucu ise yurttaş açısından çok daha gündeliktir zira hukuki öngörülebilirlik kaybolur.  Kişi artık yasayı okuyarak neyin suç olup olmadığını anlayamaz. “Savcı bunu nasıl yorumlar?”, “Bu toplantıya katılırsam soruşturulur muyum?”, “Bu derneğin yöneticisi olursam başıma ne gelir?” diye düşünmeye başlar.

Hukukun yerini belirsizlik aldığında, çoğu kişi hakkında dava açılmasına bile gerek kalmadan kendi kendisini sınırlandırmaya başlar. İşte otosansür ve caydırıcı etki böyle doğar.  Ve bu nedenle mesele sadece LGBTİ+’ların meselesi değildir. Bir temel hakkın yasa değiştirilmeden fiilen daraltılabilmesinin kabul edilmesi, aynı yöntemin yarın gazetecilere, kadın örgütlerine, çevre hareketlerine, sendikalara veya siyasal muhaliflere uygulanabilmesi açısından da önem taşır.  Tüm bu mevcut baskı ortamından çıkış, mücadele imkânları nasıl mümkün?  Burada umutsuzluğu da romantizmi de bir kenara bırakmak gerekiyor diye düşünüyorum.  Çıkışın tek bir yolu yok.  Öncelikle hukuk alanını terk etmemek gerekiyor.

Gözaltılara, tutuklamalara, erişim engellerine, toplantı ve gösteri hakkına yönelik müdahalelere karşı iç hukuk yollarının tüketilmesi, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önüne gidilmesi önemli. Bir ülkede hukuk kötü uygulanıyor diye hukuki mücadeleden vazgeçilmez. Tam tersine ihlalin kaydını ve hukuki hafızasını yaratmak gerekir.  İkinci olarak belgelemek gerekiyor.

Çünkü iktidarlar değişebilir ama kayıt kalır.  Hangi savcılık hangi gerekçeyle soruşturma açtı? Hangi içerik suç delili sayıldı? Hangi dernek basıldı?

Hangi internet sitesi engellendi? Kim hangi gerekçeyle tutuklandı?  TİHV’nin gün gün yaptığı dokümantasyonun önemi burada ortaya çıkıyor. Örneğin 15 Eylül’de İstanbul’daki protestoda aralarında gazeteci ve avukatların da bulunduğu 106 kişinin, Ankara Kadın Platformu’nun çağrısıyla yapılan eylemde ise 17 kişinin gözaltına alındığı kayda geçirilmiş durumda.

  Üçüncüsü de hak mücadelelerinin birbirinden ayrıştırılmasına izin vermemek.  Kadınların hakkı yalnızca kadınların, LGBTİ+’ların hakkı yalnızca LGBTİ+’ların, gazetecilerin hakkı yalnızca gazetecilerin meselesi haline gelirse hak savunuculuğu giderek küçülen adacıklara dönüşür.  Oysa ortak paydamız açık değil mi?  Siyasal iktidarın yurttaşın temel hak alanına keyfî biçimde müdahale edememesi.  Kadın örgütleriyle LGBTİ+ örgütlerinin, baroların, insan hakları örgütlerinin, akademinin, gazetecilerin ve demokratik siyasetin ortak hukuki ilkelerde yan yana gelebilmesi bu nedenle önemli.  Son olarak da kamusal sözü terk etmemek gerekiyor. Çünkü baskının nihai başarısı yalnızca birilerini tutuklamak değil, kişilerin tutuklanma ihtimalini düşünerek daha konuşmadan susmasını sağlamaktır.  Bu yüzden mücadele bazen bir dava dilekçesidir, bazen bir haber, bazen bir mahkeme salonunda tutulan tutanak, bazen bir basın açıklaması, bazen de yalnızca yüksek sesle “bu hukuka aykırıdır, yapamazsınız” demekten vazgeçmemektir.  Bir insanın hakkını savunmak için onun gibi yaşamak ya da düşünmek gerekmez. Çünkü hak çoğunluğun onayına bağlı değildir.  Asıl mesele de budur… Nasıl bir hukuk düzeninde yaşamak istiyoruz?  Neoliberal muhafazakarlığın ahlaki yüzü: Yaşamlarımız hedefte

İlgili Haberler