2011 yılında İstanbul'da bir hapishane odasında -yemeğine zehir katılarak- öldürülen MİT üst düzey yetkilisi Kaşif Kozinoğlu ile 1994 yılında Jandarma Alay Komutanı iken lojmanında -şakağına tek kurşun sıkılarak- öldürülen Kazım Çillioğlu arasındaki fark/benzerlik nedir? Faillerinin "farklı" kişiler olması mı? Birinin sivil, diğerinin asker olması?
Birinin yaşamının metropolde -güya güvenli- bir tutukevinde, ötekinin Doğu'da bir şehirde, eski bir lojmanda son bulması? Peki benzerlikler nedir? İkisinin de "terör" ve "güvenlik" alanlarında yetkili olması?
Ölümlerindeki asıl sebebin iktidar politikalarıyla açık uyumsuzluk göstermesi? İki olayın da soruşturmasız ve cezasız bırakılması? İkisinin de öldükleri gün, aslında "öldürüldüklerinin" herkes tarafından biliniyor olması?
İkisinin failinin de düpedüz "devlet" olması? İkisinin "kanının yerde kalması"? Başka ne?
Kozinoğlu dosyası bir iki hafta evvel birdenbire açıldı, hızla gözaltılar ve tutuklamalar gerçekleşti. Soruşturmada beşinci, altıncı "dalgayı" göreceğimizden emin olabilirsiniz. Çünkü bu soruşturma ile "inşa" edilen bir siyasal hedef var.
"FETÖ'yu hedef alma" sözleriyle, Erdoğan sonrası siyaset dizayn ediliyor. Devlet içinde tasfiyeler, kaydırmalar, gözdağılar asıl amaç. Devlet içinde hiç kimsenin Kozinoğlu ve ailesinin kişisel ve manevi saygınlığıyla ilgili bir umru yok.
Kozinoğlu davasını uzun bir süre televizyon programlarında izlemeye devam edeceğ. Peki Kazım Çillioğlu davası ne oldu? Alay Komutanı görevini sürdürürken Yeşil ve adamlarının Elazığ-Diyarbakır-Bingöl hattında sürdürdükleri işkence, adam kaçırma, cinayet, tecavüz ve haraç toplama gibi işlerinden rahatsız olan ve bu çeteyi engellemek isteyen Çillioğlu'nun ölümüne dair neler yapıldı?
Neredeyse hiç bir şey. Malatya Savcılığı, 2011 yılında başlayan ve 2015'ten sonra yoğunlaşan "JİTEM davaları" furyasında yürüttüğü soruşturmada Çillioğlu'nun inihar etmediğini, odasında bulunan "üçüncü bir kişi tarafından şakağına sıkılan tek el atışla öldürüldüğünü", cinayetin tetikçisinin -ordu komutanının makam odasına girecek kadar "gücü" olan- Yeşil kod Mahmut Yıldırım olduğunu tespit etti. "Yakalama emirleri" ve "Kırmızı bültenler" çıkardı (Ha, bu arada Yeşil'e bu cinayette -ve bölge genelindeki pek çok karanlık olayda- "ayakçılık" yapan "Bozo" kod adlı eski TİKKO itirafçısının da cinayete dahli tespit edildi).
DEVLET DUYMADI Bu iki cinayetten ikincisine henüz yirmilerinde yaşadığım şehirde şahidim. Çarşıdaydık, dolaşıyorduk, birden haber geldi: "Alay Komutanı, makam odasında şakağından vurulmuş halde bulunmuş." Ve ardından fısıltı halinde "bomba": "Ne intiharı, Yeşil odasındaymış, adamı arkasından kafasına sıkıp öldürmüş." Bizim küçücük şehirde bir-iki saat içinde duyduğumuzu "devlet" bir türlü duymamıştı. Çillioğlu dosyasının açılması için -buna "açma" değil, "kapatma" demek daha doğru aslında- AKP'nin "askeri vesayet" ile, "JİTEM'le hesaplaşma" balonunu -cinayetten neredeyse 20 sene sonra- şişirmesi ve Yeşil'e göstermelik bir "yakalama" emri çıkarılmasını beklemek gerekiyormuş.
Peki Çillioğlu öldürüldükten 32 yıl sonra, Yeşil nerede? Ayten Öztürk'ü, Abdulkadir Aygan beraber kaçıran, jandarmada işkence yapan, gözlerini oyan, vücudunda sigara söndüren ve en sonunda ölüsünü Elazığ'daki, "Kimsesizler Mezarlığı"na atan, "jandarma istihbarat elemanı" Mahmut Yıldırım nerede? Kozinoğlu cinayeti üstüne bu kadar hevesle giden Adalet Bakanı Gürlek, niçin Yeşil ve diğerlerinin masum insanlara karşı işlediği vahşi insanlık suçlarını araştırmıyor?
Bolu Komando Tugayı'nın kaçırıp yok ettiği onlarca kişi ne olacak mesela? (Ki bunların mezarları bile yok). NASIL DESİN?
Bu "seçici adalet" değil midir? Adalet denen değerin her şeyden evvel "eşit" olması gerekmez mi? "Seçici Adalet" sözü, başlı başına bu ülkenin kayıplarına ve sağ olan herkese bir hakaret değil midir?
Benim dilim de neler söylüyor bak! Koca devletin -aslında bir çeteden başka bir şey değilmiş- otuz iki sene evvel öldürdüğü Çillioğlu; on beş yıl evvel bir hapishanede korkakça zehirlediği MİT yetkilisi bir yana, şu son borsa yağmasına bakın: Milyonlarca insanın küçücük birikimlerini talan eden ünlü -ve hırsız- holdingin çekirdek ekibi içinde Adalet Bakanının muhterem eşi de varmış. Şimdi "adalet" bakanımız nasıl, "sonuna kadar gidilecek" desin?
Nasıl "seçici adalet" demesin?