Ekonomi

Sansar

Herhalde her yere girip çıkan, geceleri avlanan, hayli meraklı bir hayvan olduğu için, ona da olsa olsa sansar olur ya da bundan iyi sansar olur ya da ya da bundan ala sansar mı olur deyip sansar demişler!  Bu yazıyı...

2 okuma

Herhalde her yere girip çıkan, geceleri avlanan, hayli meraklı bir hayvan olduğu için, ona da olsa olsa sansar olur ya da bundan iyi sansar olur ya da ya da bundan ala sansar mı olur deyip sansar demişler!  Bu yazıyı okuyanlardan, ben yazdığım ve başlığı da sansar olduğu için, ‘Haa Haydar Seyhan’ı yazıyor!’ diyecekler çıkar. Seyhan Erözçelik’i yazıyorum, altı kardeşiz ama yedincisi de hiç kuşkusuz Seyhan olurdu, hatta oldu demeliyim. O nedenle kardeşlik hukuku gereği ona çok kızdığımı da kamu huzurunda bir kez daha söylemek isterim.

O da yattığı yerden, bir altın dişi var mıydı, birkaç yıl Türk Cumhuriyetlerinde çalışmıştı, ola ki orada taktırmıştır, gülerken onu da göstererek ‘Haydaaaar yine mi?’ der, desin, evvelden çok demişti çünkü, ben de ona çok demiştim, Cumhuriyetteyken.  “Böyle gitmek var mıydı?” dizesini Nilüfer’den ödünç alıp bizimkilere birer birer soruyorum, daha 49’unda gidenlere yani, Süha Tuğtepe, Sami Baydar ve Seyhan Erözçelik’e. Sevdiğim üç özel ve cins şaire. Galiba cins şair olmak özel bir insan, kişi, yapı, varlık olmakla bağlantılı filan değil, daha yakın bir şey, içiçe, etle tırnak, ruhla gövde, yürekle akıl, duyguyla düşünce gibi… Bunları bilerek uzatıyorum ki kardeşlik yaşı bu yıl 64, dünya yaşı 49 olan, 15 yıldır da “şimdi uzaklardasın” özlemiyle andığım Seyhan, nam-ı diğer Sansar “Yazma artık Haydaaaaar yazmaaaa!” desin harfleri çatlata çatlata!  Altın diş, harfleri çatlatmak, bir ‘Kıranta’ tarafı vardı, olmaz mı?

O kadar rakı içmenin de, eskiden kasabada eşraftan olmanın raconu, kıranta olmakla ilgisi vardı bana kalırsa. Bartın kasabasından Kadıköy Maarif’e yatılı gelmiş, orada şiire ve rakıya başlamış, şair Serdar Koçak’la birlikte TKP’li olmuşlar, ikisi de bunu şiirlerinde yazdı, Boğaziçi’nde Umutsuzlar Merdiveni’nde yakın arkadaşı(mız) Nilgün Marmara’yla, artık kendilerini Dada’cılardan mı, Avangardlardan mı yoksa Bunuel, Breton gibi Gerçeküstücülerden mi ne saydılarsa, nedense bana hep eski zamanları, toplulukları, bohemleri hatırlatan, elbette siyah-beyaz fotoğraflar çektirmişler, giderek dile, şiire düşmüş, Simurg Sahaf’tan torbalar dolusu aldığı ağır mı ağır çeşitli diller ve lehçelerin sözlüklerini taşırken, şiiri de bir tür şiir sözlüğüdür, uzun paltosu, kendisi de paltosundan uzundu, fötr şapka, sanki cumartesileri takardı, İskenderiye’ye gitmişim de Kavafis’i görmüşüm duygusunu veren bir hal, pek de severdi…  Şiir de onu pek severdi, şairler de, okuyanlar da seviyor, daha da seveceğinden başka. Üçüncü kardeşim Halil Gezi’yi görmüş, yaşamıştı.

Yedinci kardeşim Seyhan Gezi’yi göremedi ama dervişler, abdallar, şairler hep gezer, Gezici onlara derler, işkencede polisin öldürdüğü Engin Ceber’den anılarını yaşatmak için persona gibi benimsediği Ömer Ayna’dan Hüseyin Cevahir’e, katledilmiş devrimcilere sevgisiyle, Seyhan erken Gezicilerdendi. Bir şiir yazacağım, “Seyhan Gezi’de”, onu da gezdirmek, ben de yeniden gezmek istiyorum o günlerimizi! Gün gezmek: “Gün gördüm günler gördüm/seni gördüm şad oldum” sevinciyle nefes almak, günleri içimize çekmek, dost anıları gezmek.  “Köy isimleri değişiyor./Biz değişmiyoruz./…/Köy isimlerini değiştiriyorlar./ Dere isimlerini değiştirmeyi unutuyorlar.” dediğin yüce “Devlet”imizden de söz açarım şiirde, özlediğini sanmıyorum da merak etmişsindir diye!

Senden sonra hayli değişti çünkü, şu kadarını söyleyeyim…Demekle olacak, söyleyecek gibi değil, en iyisi şiire bırakmak, o çok şey söyler! “Daha gençken kurulan” demişim şiirin için de, senin için daha gençken kalbimizi kıran, kafamızı kızdıran demesem, diyemesek iyiydi!  Haydaaaaaaar desen, bulunacak, gidip getirilecek yerde olsan, ben de Sansaaaaaar diye ünlesem, seslerimiz birbirlerini arayan kardeşler gibi değse, buluşsa, birlikte buraya gelsek, biraz daha devran değilse de gençlik sürsek, sonra göç vakti gelse… 

İlgili Haberler