Ekonomi

Sanayi olmadan iş-aş olmaz

Sanayi olmadan kalıcı ve nitelikli istihdam yaratılmıyor. Birinci sanayi devriminden bu yana teknoloji geliştikçe dalga dalga gelen sanayi devrimlerinden çıkan ortak ders bu. Çalışan kesimin önemli bölümünü dış rekabete...

0 okuma

Sanayi olmadan kalıcı ve nitelikli istihdam yaratılmıyor. Birinci sanayi devriminden bu yana teknoloji geliştikçe dalga dalga gelen sanayi devrimlerinden çıkan ortak ders bu. Çalışan kesimin önemli bölümünü dış rekabete kapalı hizmet sektörlerine sıkıştırarak ne ücretleri yükseltebiliriz ne de sağlıklı bir büyüme sağlayabiliriz.

Bir ekonomide üretim zayıflarken kurye, garson, güvenlik görevlisi, çağrı merkezi çalışanı ve düşük ücretli büro personeli sayısı artabilir. İstihdam kâğıt üzerinde yükselir. Ancak verimlilik ve ücretler aynı ölçüde yükselmez.  Türkiye’de özellikle 2018’den bu yana yaşanan tam olarak bu.

Sanayi üretimi kesintisiz biçimde küçülmedi ama belirgin bir durgunluğa girdi. İki-üç yıllık tabloya baktığımızda üretimin istikrarlı biçimde güçlenmediğini; işletmelerin yatırım, sipariş, finansman ve rekabet sorunlarının giderek ağırlaştığını görüyoruz. İstihdam verileri daha açık.

Sanayinin toplam istihdamdaki payı 2023’te %21,2 iken 2025’te %20,2’ye indi. Sanayide çalışanların sayısı da 2024’te 6,8 milyon iken 2026 Haziran ayı itibarıyla 6,3 milyona geriledi.  Sanayi istihdamındaki kayıp 422 bin kişiyle çok ciddi seviyede!

Aynı dönemde hizmetlerin istihdamdaki payı %53’ten %55’e çıktı. Mesele, hizmet sektörünün gereksiz olması değil. Elbette ticarete, bakıma, turizme, eğitime, sağlığa ve teknoloji hizmetlerine ihtiyacımız var.

Sorun, sanayide nitelikli ve görece yüksek ücretli işler azalırken insanların düşük verimli, güvencesiz ve düşük ücretli hizmet işlerine sıkışması. Bu tablo tesadüf değil. Arkasında AKP’nin yıllardır birbiriyle çelişen ekonomi kararları, bütünlüklü bir sanayi politikasının bulunmaması var.

Önce faizin sonuç, enflasyonun sebep olduğu iddiasıyla kredi ve para genişlemesi teşvik edildi. Kur ve enflasyon kontrolden çıkınca bu kez sert parasal sıkılaşmaya geçildi. Dün ucuz krediye göre yatırım yapan işletme bugün çok yüksek finansman maliyetiyle karşı karşıya.

KOBİ yeni makine almak bir yana, mevcut üretimini çevirecek işletme sermayesini bulamıyor.  Bir taraftan üç yıldır enflasyonu düşürmek için iç talep sert biçimde daraltılırken diğer taraftan üretimi ve istihdamı nasıl koruyacağımıza ilişkin bir program ortaya konulmuyor. Döviz kuru maliyet artışlarının gerisinde tutuluyor. Ücret, enerji, kira, vergi ve finansman giderleri hızla artarken ihracatçı fiyat tutturamıyor.

İç pazara çalışan işletme müşteri, dış pazara çalışan işletme rekabet gücü kaybediyor. Büyük işletmeler nakitlerini korumak için ödeme vadelerini uzatınca küçük tedarikçi birer bire yok oluyor. Tahsilat gecikiyor, vergi/SGK borcu birikiyor, konkordato bir firmadan diğerine yayılıyor.

Sanayi yatırımı erteleniyor, bakım harcamaları kısılıyor, vardiyalar azaltılıyor. İhracat yapmak isteyen firmaya değerli TL, üretimi sürdürmek isteyen KOBİ’ye yüksek faiz, çalışanı korumak isteyen işletmeye ağır vergi ve prim yükü uygulanıyor. Sonra bütün bunların üzerine kazananların daha baştan seçilmiş olduğu birkaç teşvik paketi açıklanarak sanayi politikası yapıldığı söyleniyor.

Oysa yapısal sorunlar dediğimiz şey tam olarak bunlar. Türkiye’nin ihtiyacı çalışanı daha ucuza çalıştırmak değil, bir çalışanın bir saatte ürettiği değeri artırmak. Orta gelir tuzağından düşük ücretle değil; teknoloji, verimlilik, eğitim, hukuk ve planlamayla çıkabiliriz.

Bunun için üretim, yatırım ve ihracat kredilerini tüketici kredilerinden ayırmak gerekiyor. KOBİ’nin finansmana erişimini yalnız gayrimenkul teminatına değil, siparişini, üretimini ve istihdamını da dikkate alarak kurgulamalıyız.  KOBİ’nin nakit akışı güvence altına almalı, KDV iadelerini hızlandırmalı, ticari alacak sigortasını genişletmeli, büyük işletmelerin küçük tedarikçilere uyguladığı ödeme vadelerini sınırlandırmalıyız. Çalışanın net ücretini artıracak seçici şekilde kayıtlı istihdam üzerindeki vergi ve prim yükünü azaltmalıyız.

Verilecek desteği üretimi ve becerisi geliştirilecek istihdamı koruma şartına bağlamalıyız. Mesleki eğitimi okul binası ve diploma sayısından ibaret göremeyiz. Güvenli, ücretli, sigortalı, devlet olma görevini ihmal etmeyen bir sistem içinde öğrencinin mezun olduğunda bir meslek edineceği bir mesleki eğitim kurmalıyız.  Sanayi alanını, suyu, enerjiyi, demiryolunu, limanı, konutu ve çevreyi birlikte planlamalıyız.

Fabrikanın nereye kurulacağına karar verirken çalışanın nerede yaşayacağını ve işe nasıl gideceğini de düşünmeliyiz. Yeşil ve dijital dönüşümün maliyetini KOBİ’nin üzerine bırakmamalıyız. Ortak teknoloji, yazılım, karbon ölçüm, enerji verimliliği ve danışmanlık merkezleri kurmalıyız.  Hukuku ekonominin dışında görmek mümkün değil.

Türkiye artık hukukun üstün olmadığı, kişiye göre değişen kararların tek kişinin keyfine endeksli olduğu bir ülke. Yabancı doğrudan yatırımı yıllardır çekemediğimiz ölçüde son birkaç yıldır yerli yatırımcıyı da kaçırıyoruz. Üstelik, konkordato, ihale, vergi, denetim ve ticari uyuşmazlıklarda hızlı, adil ve öngörülebilir bir düzen kurmadan uzun vadeli yatırım bekleyemeyiz.

Türkiye’nin üreticisi çalışmaktan kaçmıyor. Çalışanı da daha iyi bir hayat istemekten vazgeçmiş değil. Eksik olan emek veya girişim isteği değil; güven veren kurumlar, planlama ve ortak bir gelecek fikri.

Sanayiyi korumak patronu korumak anlamına gelmiyor. Sanayiyi korumak; nitelikli işi, daha yüksek ücreti, teknolojik gelişmeyi ve ülkenin kendi geleceği üzerinde söz sahibi olmasını korumak anlamına geliyor. Üretmeden bölüşemeyiz.

Verimliliği artırmadan da adil bölüşemeyiz.

İlgili Haberler