Öncelikle belirtelim; Birinci Dünya Savaşı’nın nedeni Osmanlı topraklarını paylaşmaktır. Bu savaştan kaçamayacak tek ülke Osmanlı’dır. Zaten savaşa girmemek için İttihatçı iktidar elinden gelen her şeyi yapıyor.
İngilizler ve Fransızlar ile anlaşmaya çalışıyor, ama olmuyor. Özellikle İngiliz sömürgeciliğinin acımasız ve kıyıcı hesaplarını görüyorlar. Savaşın çıkacağını ve Osmanlı’nın bunun dışında kalamayacağını dünyada ve Türkiye’de herkes biliyor.
Bilinmeyen sadece günü ve saati. TARİHTE BİREYİN ROLÜ Bir kişinin, kimsenin haberi olmadan, sırf maceracı kişiliği nedeniyle kocaman imparatorluğu savaşa soktuğu ve sonra da çöküşüne neden olduğu bilim dışı bir iddiadır. Padişahın, Sadrazamın, kabinenin ve Meclis’in haberinin olmadığı da doğru değildir.
Meclis-i Mebusan’da çoğunluk İttihatçılardadır. Sadrazam Talat Paşa İttihat ve Terakki’nin siyasal ve ideolojik lideridir. Bir numaradır ve hayli güçlüdür.
İttihatçılardan oluşmuştur. Tümü haberdardır, erken dönem Cumhuriyet tarihçilerinin ve bazı gazetecilerin uydurmasıdır. Tarihte hiçbir böyle bir role sahip olması bilimsel bakımdan mümkün değildir.
Bu iddia bilim dışı idealist bir tarih anlayışıdır. Sovyet Devrimi’nden sonra, 1917’de ilk dışişleri bakanı (Dışişleri Halk Komiseri) olan L. Troçki, İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan ve Rusya arasında yapılan Osmanlı topraklarının paylaşılmasına ilişkin gizli anlaşmayı açıkladı.
Emperyalizmin kirli yüzünü teşhir etti ve Rusya savaştan çekildi. Dolayısıyla, savaştan kaçamayacak tek ülke Osmanlı Devleti’ydi. Diğer taraftan Osmanlı’nın önünde Almanya ile ittifak yapmaktan başka seçenek yoktu.
Tarihsel gerçeklik budur. Tarihsel materyalist ve tarihsel sosyolojik perspektifle döneme bakılmadan, resmi tarih tezini ve yaygın dedikoduyu/iftirayı gerçek gibi sunmak, Kemal Tahir hatasını tekrarlamaktır. Ahmet Büke ve Kırmızı Buğday, Kemal Tahir ve Yorgun Savaşçı’dan etkilenmiş derken bunu kastediyordum.
Kahramanlarının ağzından, onları romanın olağan akışı dışında konuşturarak kendi ideolojik ve tarihi tezlerini ortaya atma yöntemine işaret etmiştim. ÇERKES ETHEM’İN HAKKI Buna karşın, Ahmet Büke romanın sonuna doğru Çerkes Ethem konusunda aynı hatayı yapmıyor. Zaten Kırmızı Buğday’da hiç kimse Doktor Karlos gibi durduk yere konuşmuyor.
Bağlamı iyi kurulmuş diyaloglar yazılmış. Öncelikle böyle bir fark olduğunun saptanması lazım. Çerkes Ethem Bey’e gelirsek, Kuva-yı Seyyare’nin bu cesur ve yurtsever komutanı, örgütçüsü ve lideri olmasaydı milli mücadele ve kurtuluş savaşı daha işgalciler ve saray tarafından büyük olasılıkla ezilirdi.
Bu nedenle ulusal kurtuluş mücadelesinde oynadığı rol benzersiz, katkıları ise paha biçilmezdir. Ahmet Büke, Çerkes Ethem konusunda resmi görüşe ve tarih anlayışına teslim olmuyor. Çerkes Ethem, sadece Kuva-yı Seyyare adlı gerilla güçlerinin komutanı değildi.
Yeşil Ordu Cemiyeti’nin de lideridir. Yeşil Ordu, Kızıl Ordu’nun Müslüman ülkelerdeki karşılığı olarak kurulmuştur. Bir tür İslami sosyalizm ideolojisine sahiptir.
Çerkes Ethem Arif Oruç yönetiminde, Eskişehir’de "Yeni Dünya" adlı bir de gazete çıkarmaktadır. O sırada Moskova’da olan Enver Paşa’nın kurduğu "Halk Şuralar Fırkası" ile ideolojik ve siyasal bir akrabalık içindedir. Bu ilişki ya da yakınlığın tasfiye edilmesinde rol olduğunu söylememiz spekülasyon olmayacaktır.
İTİBARIN İADESİ Kaldı ki, Ethem Bey, Ankara kuvvetleri ile savaşmıyor. Neredeyse tek kurşun atmadan kuvvetlerini serbest bırakıyor. Topların ve ağır silahların milli güçlerin eline geçmesini sağlıyor.
Ve evet! İzmir’e giderek Yunan güçlerine sığınıyor. İddiaların Çerkes Ethem ve arkadaşları Kuva-yı Milliye ile savaşmıyor.
Ethem Bey daha sonra Ürdün’e akrabalarının yanına gidiyor ve orada yaşıyor. Mezarı da bu ülkededir. Kuşkusuz hataları vardır ve çoktur.
Yunan kuvvetlerine sığınmak kuşkusuz yakışıksızdır. Ancak, Çerkes Ethem bir vatan haini de değildir. Dolayısıyla bu konuda bir düzeltmeye, iade-i itibar kararıihtiyaç vardır.
Çerkes Ethem kuvvetlerinin büyük bölümü zaten Kuva-yı Milliye’ye katılıyor ve ulusal kurtuluş savaşında yer almayı sürdürüyor. Yurtsever ve gururlu bir halk olan Çerkes kardeşlerimizin de böyle bir karardan mutlu olacaklarını biliyorum. RESMİ TARİH VE EDEBİYAT Kırmızı Buğday’da, Yüzbaşı Cemil Çanakkale’den beri tuttuğu gayri resmi "harp ceridesine" şunları yazacaktır: "Nizamiye kuvvetleri üzerine yürüyünce son anda Gördes’e dizdirdiği toplara karşı ateş emri vermekten vazgeçmiş.
İlk günden beri istiklali için ayağa kalkan, bu uğurda çekilmez çileler göğüsleyen Gördesliler, iki dost ateşi arasında kavrulmaktan kurtulmuşlar. Ethem en yakın, ölüm dirim adamları haricindeki kuvvetlerini serbest bırakarak Akhisar’a geçmiş. Dedikleri doğruysa oradan da işgal altındaki İzmir’e gitmiş.
Her şey böyle kalsaydı oturup kadere üzülebilirdim. Zira günahı boynuna, ama Ethem buraya çıkıp gelmeseydi Kuva-yı Seyyare’nin kahraman ataklığı olmasaydı işimiz çok ama çok zor olurdu. Belki de şimdiye kadar tutunamayıp Eskişehir’e kadar süpürülürdük ve Batı Anadolu mahvolurdu.
Onunla hiçbir şerait altında yan yana durmazdık ve muhtemeldir ki birbirimizin namlusunun ucunda olacaktık. Ama yiğidin hakkını vermeden tetiği düşürmemeliyiz. Evet, tarihi galipler yazacaktır.
Ben yine de borcumu ifa edeyim. Biz harp meydanlarında askerce dövüşen düşmanın bile cenazesini örter, selamlarız. Ezcümle Çerkes için bunları hayli hayli söylemeliyim.
En dar vakitlerimizde, en ümitsiz anlarımızda ve en tehlikeli vuruşmalarımızda at oynatıp kılıç çaldı. Arkamızda dağ gibi durdu. Sonumuz böyle mi olmalıydı, şimdi dövünmek isterim.
(...) Ethem sert ve kudretli baştı..." ARAP ALİ’NİN SORUSUNUN YANITI Olay tam da budur. Büke gerçeğe bağlılığını koruyor ve burada resmi görüşe prim vermiyor. Doğru yapıyor.
Kırmızı Buğday’ı büyük roman yapan da budur. Toplumcu gerçekçi sanatın ilkeli ve sert eleştirmeni, yazar ve edebiyat kuramcısı Fethi şöyle diyor:"Birincisi, gerçekliğe bağlı kalınması, gerçekliğin gösterilmesi gerektiğini düşünüyorum. İkincisi, edebiyatın işinin salt estetik işlevden ibaret olmadığını, bir de toplumsal ahlak yönünün bulunduğunu söylüyorum." (Akt.
Öner Yağcı, Cumhuriyet Kitap, 2 Nisan 2026)."Türkiye’de Roman ve Toplumsal Değişme" adlı kült kitabın yazarı Fethi Naci gerçek edebiyatı böyle tanımlıyor. Kırmızı Buğday’da Kayalıoğlu mülkünüönce varisi, sonra da sahibi olan eski İttihat ve Terakki Fırkası üyesi Adnan Bey ile Aydınlı toprak ağası, Adnan Menderes arasında da bir ilişki kurulabilir mi? Roman bunu ima ediyor mu?
Mustafa Kemal bu köylüyü sömüren, işbirlikçi ve zorba beylerin sofrasına oturmuyor, ama onlar kısa süre sonra Cumhuriyetin sofrasına oturuyorlar. A. Gramsci’yi haber veren Arap Ali’nin sorusunun yanıtı bu oluyor.
Bu hayli uzun yazıyı Fransız filozof Pierre Bourdieu’nun, "Edebiyat, hem edebiyattır, bir yerde de sosyolojidir" sözleriyle bitirmek yerinde olacak. Çünkü çok doğru bir yaklaşım olduğu gibi, edebiyat ve toplum bilim arasındaki ilişkiyi net şekilde ortaya koyması bakımından da önemlidir. Ayrıca bu seri yazımdaki metodolojiyi de ifade ettiği için özel bir değer taşıyor.
(Bkz. Pierre Bourdieu-Roger Chartier, Sosyolog ve Tarihçi, Çev. Zuhal Emirosmanoğlu, Vakıfbank Kültür Yay.
2021 Ist.)