Spor

“Pınarbaşı Burma Burma…”

Gümüşsuyu’ndan İnönü’nü stadına doğru inen upuzun merdivenlerin hemen dibinde, bir sevgili satıcı kardeşimiz var. Yıllardır merhabamız, ahbaplığımız, sohbetimiz, yarenliğimiz vardır. Elazığlı kendisi. Atkı, bere, örgü,...

5 okuma

Gümüşsuyu’ndan İnönü’nü stadına doğru inen upuzun merdivenlerin hemen dibinde, bir sevgili satıcı kardeşimiz var. Yıllardır merhabamız, ahbaplığımız, sohbetimiz, yarenliğimiz vardır. Elazığlı kendisi.

Atkı, bere, örgü, forma satar. Aslında her hafta her stadın önünde, her takımın malzemesini satarak ekmeğini kazanır. Dün gece “portföyündeki” en özel ürün, bir tarafı Beşiktaş bir tarafı Marsilya renklerinden oluşan özel bir hatıra atkısıydı.

Futbolla ilgilenenler bilir. Avrupa maçlarında adettir. Her yerde böyle, iki takımın logoları olan ve üzerinde maçın tarihi yazılı bir hatıra ürünü satılır.

Bizim sadece arkadaş yakınıyordu: “Zafer Abi, bunları satamazsam elimde kalacak, biliyorum. Ama mecburen aldık toptancıdan, satıyorum işte…” Maçtan çıkarken bir sürü Beşiktaşlı’nın boynunda gördüm o atkıları. Eminim, ömür boyu unutamayacakları bir maçın hatırası olarak saklayıp belki de çocuklarına – torunlarına miras bırakacaklar.

Gerçekten öyle bir maçtı dün geceki. Öncesinde, sırasında ve sonrasındaki coşkuyu, hırsı, isteği ve kazanma arzusunu kelimelere sığdırmak zor. Hani öyle maçlar vardır ya… “Orada olmak vardı be abi…” dedirtir evden izleyenlere.

Vallahi öyleydi. Ne mutlu ki bize, çıplak gözle izledik. Kuzey tribünlerinin tamamen simsiyah, Güney (deniz tarafı) tribünlerinin ise tamamen bembeyaz giyinerek geldikleri maça damgasını vuran unsurlardan biri de taraftarın desteğiydi.

Her ne kadar Marsilya’nın 29’ncu dakikada sağ kanattan aıllıca kaçan (Beşiktaş defansının uyuyup kaçırdığı) K. Abdallah’ın ayağından attığı golünden sonra 10 dakika gibi bir süre sustuysa da, taraftar gerçekten de takımı ateşleyen önemli bir faktördü. Zaten bu seneki Beşiktaş tribününde herkes aynı şeyi söylüyor: “Bu takım hep böyle oynasın, canımızı verelim…” İlk dakikadan Marsilya’nın golüne kadar Beşiktaş tüm hatlarıyla inanılmaz bir baskıyla rakibi bezdirdi.

Tam anlamıyla canından bezdirdi. “Nereye geldik abi böyle?” dedirtti Marsilyalılar’a… Hele ki 16’ncı dakikada İlhan Fakılı’nın nefis golüyle iyice iştaha geldi Kara Kartallar. Ama beraberlik golüyle birlikte hem sahada hen tribünde bir durgunluk çöktü takıma.

Marsilya’ya çok rahat top yapma imkanı sağlamaya başladılar ve rakip de Beşiktaş kalesine daha sık ve cesur gelebildi. Ama devrenin son saniyelerinde Orkun Kökçü’nün kaleciyle karşı karşıya çok kötü ve dengesiz vuruşu ağlarla buluşsa, bambaşka bir devre arası yaşanabilirdi. Çok güzel bir şey oldu lakin...

“Çarşı Tribünü” takımı soyunma odasına gitmeden önce önüne çağırdı ve o çok gerekli “gazı” verdi. Takım da (Allah için) o gazı çok güzel aldı ve kabul etti… İkinci yarı “fişek gibi” bir takım izledik. Devreye çıkarken, ilk yarının önemli bir bölümünü sarı kartla oynayan Emanuel Agbadou’nun yerine Vincenzo Hoca, Tiago Djalo’yu aldı oyuna.

Marsilya’yı tam anlamıyla ezen bir baskı geri geldi. Hele ki, 55 – 75 dakikalar arasında ezim ezim ezdiler Marsilya takımını. 56’da Vaclav Czerny’nin uzak direğin dibine adeta sapladığı gol, iyice coşturdu İnönü’yü… Taraftarıyla, oyuncusuyla.

3 dakika sonra Amir Murillo’nun durumu 3-1 yapan golü, artık “maçın kopup gideceğinin” işaretiydi. Sonrasında Orkun’un yerine Ndidi, Sakatlanan Czerny’nin yerine giren Ernest Poku, vitesi daha da büyüttüler. 81’nci dakikada da nefis bir gol atan Poku, belirlediğinde, gece iyice ışıldamaya başlamıştı İnönü’de.

Düğün dernek havası İstanbul semalarını kaplayıverdi. O dakikadan itibaren başka takımları tutan dostlardan tebrik SMS’leri Whatsapp’ları yağmaya başladı. Vincenzo Hoca 83’te yine alkış alan iki değişiklik yaptı.

Kenarda Oh’u gördüğümüzde acaba Dusan Vlahoviç’i mi çıkaracak dedik. Hayır… Dusan’ı da tuttu sahada. Ondan ille de bir gol bekliyordu çünkü.

83 dakika çok iyi oynayanlar arasındaki Junior Olaitan’ın yerine de Fabio Miretti’yi sürdü sahaya. O da hakkını verdiği doğrusu. Peki bütün bunları okuduktan sonra, “kim iyi oynamadı?” diyebilirsiniz.

Bazı bölümlerde Czerny’nin aksadığını, yenilen golde de rakibin üzerine çıkabilse büyük bir ihtimalle golü engelleyebilecek olan kaleci Alexander Nübel’in de “sadece o hatasını” söyleyebilirim. Zaten çok da iş düşmedi başarılı kaleciye. Beşiktaş Avrupa Ligi’ne “iyi” değil, tam anlamıyla “harika” bir başlangıç yaptı.

Leandro Trossard’sız çıkılan maçta İlhan yine yıldızlaştı sol kanatta. Ama Salih Özcan’a kocaman ve 5 yıldızlı (hayır 10 yıldızlı) bir parantez açmalıyım. O ne enerji, ne hırs, ne fedakarlık, ne tempo ve ne coşku ile oynamaktır be çocuk!

Her maçta böyle oynuyorsun zaten. Nazar değmesin. O formayı ıslatan terinin her bir damlasını izlemek için, her hafta o stada istisnasız “full çektirerek” gelmesi lazım taraftarın.

Şunu söyleyerek bitireyim. Bu Beşiktaş burada yener, yenilir berabere kalır, iyi günü, kötü günü de olur. Ama 1980’lerin Gordon Milne’li, Metin – Ali - Feyyaz’lı yıllarını geri getiren bir ruh var artık.

Şöyle tarif edeyim: Taraftar, “Yesek de, mutlaka biraz sonra atarız bir tane daha. En az bir tane daha” diyor tribünde. Bu uzun yıllar hasret kalınan bir duygu.

Mimarı da İtaliano Hoca’dır. Tek geçerim. Hayırlı olsun.

Her maçın sonu, o güzelim türküdeki gibi “Pınar Başı Burma Burma, Yar Yar Yar Yar Amaaann” diye gelsin. Keyf aldık. Teşekkürler Beşiktaş.

İlgili Haberler