Balıkçılar kahvesinde televizyon açık; 12 Eylül'ün yıl dönümü haberi geçince Palavra Basri masadakilere o geceyi yine anlatıyor. Karaköy'de askerler bir kaçağı arıyormuş, balıkçıları gecenin bir vakti rıhtımda sıraya dizmişler. İlk dinlediğimde bir manga askerdi, geçen kış iki cemse oldu, bu akşam rıhtıma bir de tank yanaştı; aranan kaçak artık Basri'nin teknesinde, ağların altında yatıyor.
Kimse itiraz etmiyor. Macit Amca çayını karıştırırken bana eğiliyor yalnız: "Fareler kısmı doğru." Hikâyenin aslını Macit Amca'dan biliyorum. Basri'nin kimliğini fareler kemirmiş; askerler kim olduğunu çıkaramayınca onu şubeye götürmüş.
Bir emniyet amiri gelip bıraktırmış; Basri neden bırakıldığını sonradan öğrenmiş, amir çocukluk arkadaşıymış. O gece Basri hiçbir şey yapmamış; onu sıraya dizmişler, götürmüşler, bırakmışlar. Hikâye de tam o yerlerde büyüyor.
Kaçak onun teknesine giriyor, sorguda o susuyor, amir onu görünce ayağa kalkıyor. Abartının yerine bakınca yara görünüyor. Basri o gece bir kimlik kaybetti, elinde bir korku kaldı; korkuyu hiç anlatmadı, yerine tankı koydu.
Otto Fenichel 1939'da 'The Economics of Pseudologia Phantastica' başlıklı makalesinde müzmin yalancının bilinçdışı hesabını böyle yazmıştı; olmamış bir şeye inandırabiliyorsam, olmuş bir şey de olmamış sayılabilir. Basri kimseyi kandırmıyor ama hesap onun için de işliyor. Tank hikâyeye girdiğinden beri korkuya yer kalmıyor.
Basri'ye özgü bir şey değil bu. Her sofrada biri var; bayramda anlattığı askerlik anısında komutana her yıl biraz daha sert cevap verir, oysa o gün sırada dimdik durup susmuştu. Ayrılığı anlatan, bırakılmış olsa da "ben bıraktım" der.
Doğumu anlatan anne, o gün odada ne kadar bağırmış olursa olsun, "hiç ses çıkarmadım" der. Hikâye, anlatanın hiçbir şey yapamadığı yerden büyür; oraya ne konursa konsun altında bir çaresizlik var. Kaçan balık bu yüzden büyük olur; büyüyen balık değil, elden kaçan şey.
Sofradaki Basri biraz da bu yüzden sevilir. Herkesin yerine büyütür; masadakiler kendi çaresizliklerini onun hikâyesine yükler, rahatlar. Kahve ona "yalancı" demiyor, "palavra" diyor; haklı da.
Palavra aslında "söz" demek; İstanbul'un Sefarad Yahudilerinin İspanyolcasından geçmiş, palabra. Kökü Latince parabola; parola da parlamento da aynı kökten. Sözlük ayırmaz, kahve ayırıyor.
Yalancı gerçeği bilir ve başkasından saklar; palavracı onu kendinden saklar, dinleyenden yalnız bakış ister. Kahvenin de yazılı olmayan bir kuralı var: Basri'ye "Doğru mu?" diye sorulmaz. Winnicott benzer bir kuralı 'Oyun ve Gerçeklik'te çocuğun oyuncak ayısı için yazmıştı.
Bunu sen mi uydurdun, yoksa gerçekten var mı? sorusu hiç kurulmayacak. Kural nezaketten gelmiyor, şişen yerin ne olduğunu herkesin bilmesinden geliyor: Yaraya basılmaz.
Kimse yaraya basmıyor ama her anlatış üstüne bir kat daha örtüyor; asıl bedel burada. Barbara Tversky ile Elizabeth Marsh'ın 'Biased Retellings of Events Yield Biased Memories' başlıklı deneyi bunu gösteriyor. Katılımcılara bir adamın hikâyesini okuttular; sonra bir kısmından bu adamı öven, bir kısmından onu şikâyet eden bir mektup yazmalarını, bir süre sonra da ilk hikâyeyi hatırlamalarını istediler.
Övenler adamın iyi yanlarını, şikâyet edenler kötü yanlarını hatırladı; uydurdukları ayrıntılar bile yazdıkları mektuba uyuyordu. Anlatmak anıyı süslemiyor, üstüne yazıyor. Basri de kırk altı yıl sonra o geceyi değil, anlattığını hatırlıyor.
Anı siliniyor, korku silinmiyor; kimse ona bir ad koymadığı için o geceki gibi taze duruyor, yerine konan tank ise her yıl biraz daha büyüyor. Hikâyede doğru olan iki şey var, fareler ve çocukluk arkadaşı; onlara Macit Amca'dan başkası inanmıyor, kahve en çok onlara gülüyor. Kahve yaraya basmıyor, doğruya da inanmıyor.
Devletin hikâyesi de aynı ölçüyle okunabilir; onun sakladığı şey çaresizlik değil, suç. O gece balıkçıları sıraya dizenlerin bildirisi sabaha karşı radyodan okundu. Harekâtın amacı "demokratik düzenin işlemesine mâni olan sebepleri ortadan kaldırmak"tı; ardından altı yüz elli bin kişi gözaltına alındı.
Resmî tarih de suçun işlendiği yerden şişer, bildiri tam o noktada "demokrasi" diyor. Basri'nin kuralını kahve kendiliğinden koymuştu; devlet kendi kuralını anayasaya yazdı. Geçici 15.
madde yirmi sekiz yıl boyunca o gecenin sorumlularını yargıdan korudu, "Doğru mu?" sorusu mahkemede kurulamadı. Basri'ninkine palavra dendi, onlarınkine tarih. Bugün tank herkesin elinde.
Yapay zekâ her rıhtıma bir tank çizebiliyor, gerçek bir kayda "sahte" demek de yetiyor. Basri'nin palavrasının kimseye zararı yoktu, çünkü kapıdan çıkınca deniz yerinde duruyordu; artık deniz de üretilebiliyor. Geçen hafta biri Basri'ye telefonunda bir video gösterdi, bir amatörün oltasında gerçekten kol kadar bir lüfer.
Basri baktı, telefonu geri uzattı, "Yapay zekâ bu" dedi. Kahvede bir hikâyeye ilk kez doğru değil dendi; diyen palavracıydı, sahte dediği gerçekti. Palavra kelimesi gazetelere girer girmez ilk işi yazarlara laf etmek olmuş.
Osman Cemal Kaygılı 1932'de Haber gazetesinde tefrika ettiği 'Argo Lugatı'nda kelimenin matbuata 1920'lerin ortasında girdiğini yazmış; şişirilmiş yazıya "palavra edebiyatı", onu yazana "palavracı muharrir" denmiş. Alınmıyorum. Basri'yi ben de anlatıyorum; hikâyemin nerede şiştiğini kahvedekiler benden iyi biliyor, sormuyorlar.
Televizyondaki hâlâ konuşuyor. Basri bir süre daha dinliyor, çayını bırakıyor, başını iki yana sallıyor. "Bunlar mesleği bozdu."