29 September 2026, Tuesday
Otoparka dönüşen tarla: COP31 kapısında iklim adaleti
Ekonomi

Otoparka dönüşen tarla: COP31 kapısında iklim adaleti

Dostcan ŞAKAR* Kasım ayında dünyanın gözü Antalya'da olacak. COP31, 9-20 Kasım 2026 tarihleri arasında Antalya EXPO Center'da gerçekleştirilecek. Ancak zirvenin hemen yanı başında başka bir tablo var: Ağustos 2026'da...

Dostcan ŞAKAR* Kasım ayında dünyanın gözü Antalya'da olacak. COP31, 9-20 Kasım 2026 tarihleri arasında Antalya EXPO Center'da gerçekleştirilecek. Ancak zirvenin hemen yanı başında başka bir tablo var: Ağustos 2026'da yayımlanan haberlere göre EXPO alanının karşısındaki yaklaşık 300 dönümlük tarım arazisinin yaklaşık 150 dönümünde dolgu ve asfaltlama tamamlanmış, alan COP31 kapsamında otopark olarak hazırlanıyor.

İklim adaleti açısından bundan daha ironik bir başlangıç düşünmek zor. Çünkü toprak yalnızca üzerinde yapı kurulabilecek bir yüzey değildir. Gıdanın kaynağıdır, su döngüsünün parçasıdır, ekosistemlerin yaşam alanıdır, insanların geçim alanıdır.

Bir yerde emisyonu azaltırken başka bir yerde tarım toprağını kaybediyorsak yalnızca göstergelerin yerini değiştirmiş oluruz. Otopark örneği aynı zamanda zirvenin kendi lojistik modelini de sorgulatıyor. İklim krizini konuşacak bir zirvenin ulaşım planlaması neden binlerce özel araca yer açmak üzerine kuruluyor?

Toplu taşıma hatları, servis sistemleri, demiryolu bağlantısı gibi seçenekler değerlendirilmeden doğrudan tarım toprağının otoparka dönüştürülmesi, "yeşil zirve" iddiasıyla sahadaki uygulama arasındaki çelişkiyi gösteriyor. Sorumluluğu kime yüklüyoruz? COP31’de emisyon azaltımı, enerji dönüşümü, iklim finansmanı ve teknoloji gibi başlıklar öne çıkacak.

Fakat daha temel soruları sormamız gerekiyor: İklim krizinin yükünü kim taşıyor? Dönüşümün kararlarını kim veriyor? Maliyeti kim ödüyor?

Çünkü iklim krizi yalnızca atmosferde biriken karbon değildir. Kuruyan su kaynaklarıdır, madene açılan ormandır, enerji yatırımı için kaybedilen tarım arazisidir. Üretimden koparılan köylüdür, güvencesizleşen emekçidir, pahalılaşan gıdadır ve hatta orman yangınını söndürmeye çalışan kamu emekçisidir.

Kişisel karbon ayak izinin kitleselleşmesinde BP’nin 2000’lerdeki “Beyond Petroleum” (Petrolün Ötesinde) kampanyası ve 2004’te sunduğu karbon ayak izi hesaplayıcısı önemli rol oynadı. Akademik çalışmalar da BP’nin bu kampanyayla kişisel karbon ayak izi kavramını yaygınlaştırdığını ve iklim sorumluluğunun bireysel davranışlar üzerinden anlatılmasının güçlendiğini ortaya koyuyor. ExxonMobil ve Shell gibi şirketler de sonraki yıllarda benzer biçimde bireysel davranış ve tüketici sorumluluğunu öne çıkardı.

Bireysel tercihler elbette önemsiz değil. Ancak yapısal bir krizin sorumluluğunu bireysel tüketime indirgemek, daha büyük sorunu görünmez kılıyor. Sıradan insanların tüketim alışkanlığından önce, fosil yakıt ekonomisini kuran, sürdüren ve bundan ekonomik kazanç elde eden şirketlerin ve bu sistemi mümkün kılan politikaların sorumluluğunu konuşmak gerekiyor.

Yeşil olan her şey gerçekten yeşil mi? Fosil yakıtlardan uzaklaşmak ve enerji sistemini dönüştürmek zorundayız. Ancak bir teknolojinin fosil yakıta alternatif olması, onun doğayla kurduğu ilişkinin kendiliğinden adil olduğu anlamına gelmez Elektrikli araçların bataryaları için gereken lityum, nikel ve kobalt nereden çıkarılıyor?

Güneş panellerinin ve rüzgâr türbinlerinin hammaddeleri hangi topraklardan geliyor? Bu üretimin suya, toprağa, ormana ve emeğe maliyeti ne? Atıklar nereye gidiyor?

Mesele yenilenebilir enerjiye karşı çıkmak değil; yenilenebilir enerjinin de sınırsız madencilik, su tüketimi, arazi kaybı ve emek sömürüsü üzerinden kurulmasına itiraz etmektir. Enerji talebini azaltan bir planlama, kamusal ve demokratik enerji politikaları, yerel toplulukların önceden, özgürce ve bilgilendirilmiş biçimde onayının alınması, çatı üstü güneş sistemleri gibi merkezi olmayan çözümler ve tarımsal üretimi dışlamayan enerji yatırımları bu dönüşümün seçenekleri arasında olmalı. Bu seçenekler değerlendirilmeden yürütülen her "dönüşüm", yalnızca yükün adresini değiştirir.

Çünkü doğanın tahribatını başka bir yere taşıdığımızda kriz çözülmüş olmaz. Ekolojik yük yalnızca yer değiştirmiş olur. Muğla Akbelen’den Kazdağları’na, Murat Dağı’ndan İkizdere’ye Türkiye’nin farklı bölgelerinde ormanlar, su kaynakları ve yaşam alanları madencilik ve enerji yatırımlarının baskısıyla karşı karşıya.

Bir maden “kritik mineral” olarak tanımlandığında, o madenin bulunduğu yerde yaşayan insanların yaşam hakkı ortadan kalkmaz. Bir tarım arazisi “stratejik yatırım alanı” ilan edildiğinde, toprağın gıda üretimindeki işlevi ortadan kalkmaz. Bir ormanın ekonomik değerini hesaplamak, onun yerine başka bir ormanın konulabileceği anlamına gelmez.

Doğanın her kaybı parasal bir karşılığa indirgenemez. Bu nedenle iklim politikası yalnızca yeni teknolojilere yatırım programı olamaz. Ekolojik yük kimin üzerinde?

Dünyanın farklı bölgeleri arasında büyük bir ekolojik eşitsizlik var. Bir yerde tüketilen ürünün hammaddesi başka bir yerde çıkarılıyor. Bir yerde yaratılan ekonomik değer başka bir yerde doğanın tahribatına dönüşüyor.

Bir yerde üretilen atık başka bir ülkeye gönderiliyor. Türkiye’nin yüksek miktarda plastik atık ithal etmesi, ekolojik yükün ülkeler arasında nasıl taşındığını gösteriyor. “Sıfır atık” hedefi konuşulurken başka ülkelerin atıklarının da Türkiye’ye gelmesi, atık sorununun yalnızca geri dönüşümle çözülemeyeceğini gösteriyor.

Atık ortadan kalkmıyor; ekolojik yükün adresi değişiyor. Kazanç merkezileşirken maliyet toplumsallaşıyor. Ekolojik yük çoğu zaman kırsal alanlara, yoksul topluluklara ve emeğiyle geçinen insanlara aktarılıyor.

Bu yalnızca çevre sorunu değil, adalet sorunudur. İklim adaleti bu nedenle yalnızca karbonun azaltılması veya finansmanın artırılması değildir. Toprağın, suyun, enerjinin, madenlerin ve ekonomik değerin nasıl paylaşılacağı ve bunlar üzerinde kimin söz sahibi olacağı da iklim adaletinin konusudur.

Emek ile ekoloji aynı mücadelenin parçasıdır. Tarım işçisinin çalışma koşulları tarımın nasıl örgütlendiğinden, orman emekçisinin yaşamı orman politikalarından, çiftçinin geleceği su ve toprak politikalarından, kamu emekçisinin çalışma koşulları kamusal hizmetlerin niteliğinden bağımsız değil. Kuraklık üretimi etkiliyor, aşırı hava olayları çalışma koşullarını ağırlaştırıyor, yangınlar ormanları ve kırsal yaşamı tehdit ediyor, su kaynakları üzerindeki baskı büyüyor, gıda maliyetleri yükseliyor.

Bu nedenle iklim adaleti aynı zamanda emek adaletidir. İklim politikası emekçiye yeni fedakârlıklar dayatan bir programa dönüşmemeli. Dönüşümün maliyeti toplumun geniş kesimlerine yüklenirken şirketlerin kârı korunuyorsa, buna adil dönüşüm denilemez.

Kırsal alan yatırım rezervi değildir. Tarım arazileri, meralar, ormanlar ve su havzaları boş alanlar değildir. Buralar gıdanın, emeğin ve yaşamın üretildiği alanlardır.

Bir tarım arazisinin enerji, madencilik, sanayi veya başka bir yatırım için kullanıma açılması yalnızca arazi kullanımındaki bir değişiklik değildir. Üreticinin toprağıyla ilişkisini değiştirir, gıda sistemini etkiler ve kırsal nüfusu üretimden koparabilir. Bu nedenle tarım politikası iklim politikasından ayrı düşünülemez.

Gıda egemenliği olmadan iklim adaleti olmaz. Gıda egemenliği de iklim adaletinin temel başlıklarından biridir. Üreticinin toprağında kalabildiği, küçük üreticiliğin korunduğu, yerel üretimin güçlendirildiği ve agroekolojik yöntemlerin yaygınlaştırıldığı bir tarım sistemi yalnızca gıda üretmez; toprağı, suyu ve kırsal yaşamı da korur.

Kırsal yaşam ve küçük üreticilik; toprağını işleyen çiftçiden tarım işçilerine, mevsimlik işçilerden kadın emekçilere, çobanlardan hayvancılıkla geçinenlere kadar geniş bir emeği kapsıyor. Her biri farklı biçimlerde güvencesizlikle karşı karşıya. İklim politikaları bu farklılıkları görmeden oluşturulduğunda ise kırsalın en yoksun ve örgütsüz kesimleri yine görünmez kalıyor.

Agroekoloji de bu noktada yalnızca “çevreye daha az zarar veren bir tarım tekniği” olarak görülmemeli. Mesele yalnızca daha az kimyasal kullanmak ya da “doğa dostu” üretim yapmak değil; toprağın, suyun, tohumun ve bilginin şirketlerin denetiminden çıkarılarak üreticilerin ve yerel toplulukların söz ve karar hakkının güçlendirilmesidir. Ürün çeşitliliğini, yerel tohumları, toprağın canlılığını, üretici bilgisini ve adil geliri birlikte savunan bir üretim anlayışıdır.

Ancak gıda sistemi giderek daha fazla büyük şirketlerin üretimden tüketime uzanan zincir üzerindeki kontrolüne bırakılıyor. Tohumdan gübreye, girdilerden işleme ve dağıtıma kadar uzanan bu yapı, üreticiyi şirketlerin belirlediği koşullara bağımlı hale getiriyor. Gıdanın neyin, nasıl ve kimin için üretileceği yalnızca piyasanın kârlılık hesabına bırakıldığında üreticinin söz hakkı kalmıyor.

Tüketicinin de sağlıklı, güvenilir ve erişilebilir gıdaya ulaşması zorlaşıyor. İklim krizi bu bağımlılıkları daha da derinleştiriyor. Kuraklık, su kıtlığı ve aşırı hava olayları karşısında dayanıklı bir gıda sistemi; toprağı ve suyu koruyan, küçük üreticiyi destekleyen ve üretim kararlarında toplumsal söz hakkını büyüten bir yapıya ihtiyaç duyuyor.

Bu nedenle iklim krizine karşı tarımda çözüm; üreticiyi daha fazla girdiye, borca ve şirketlere bağımlı kılan modeller değildir. Çözüm, küçük üreticiyi, tarım işçisini, kadınları, hayvancılıkla geçinenleri ve kırsal toplulukları karar süreçlerinin öznesi yapan; suyu ve toprağı ortak varlık olarak gören bir dönüşümdür. Gıda egemenliği, gıdanın yalnızca üretilmesi değil; gıda sisteminin nasıl kurulacağına toplumun ve üreticilerin söz sahibi olmasıdır.

Kırsal alan sermayenin boşluk bulduğu yer değil, toplumun yaşam alanıdır. Kamu olmadan iklim adaleti olmaz. İklim krizinin büyüttüğü riskler karşısında güçlü kamusal hizmetlere ihtiyaç var.

Tarım, ormancılık, veterinerlik, su yönetimi, gıda güvenliği, yangınla mücadele ve afet yönetimi yalnızca piyasanın işleyişine bırakılamaz. Çünkü piyasanın kârlı bulmadığı yerde toplumun ihtiyacı ortadan kalkmıyor. Orman yangınında müdahale edecek kamu çalışanına, üreticiye ulaşacak tarım hizmetine, hayvan hastalıklarını önleyecek veterinerlik örgütlenmesine, suyu koruyacak kamusal planlamaya ihtiyaç var.

Kamu zayıfladıkça toplumun krizlere karşı dayanıklılığı da zayıflıyor. Bu nedenle iklim adaleti, kamusal hizmetlerin güçlendirilmesini ve kamu emekçilerinin güvenceli çalışma koşullarını da savunmak zorunda. Ancak güçlü kamu, kararların toplum adına merkezi olarak alınması anlamına gelmemeli.

Kamusal planlama; yerel toplulukların, üretici örgütlerinin, sendikaların ve meslek örgütlerinin karar süreçlerine katılımıyla demokratikleşmeli. İklim Adaleti Forumları neden önemli? Su, tarım, emek, kent ve yaşam alanları mücadeleleri çoğu zaman birbirinden kopuk yürüyor.

Bu parçalanmışlık ortak sorunları görmemizi zorlaştırıyor. Oysa hepsinin kesiştiği temel soru aynı: Yaşam nasıl örgütlenecek? İklim Adaleti Forumları, farklı mücadeleleri tek bir kimlikte eritmek ya da yeni bir üst yapı kurmak için değil; her mücadelenin özgünlüğünü koruyarak ortaklaşmasını sağlamak için önemlidir.

Sendikaların, meslek odalarının, köylülerin, çiftçilerin, ekoloji örgütlerinin, kent hareketlerinin, akademisyenlerin, gençlerin ve yerel toplulukların buluştuğu açık ve katılımcı alanlar; bilgi ve deneyimin paylaşılması, ortak politikaların birlikte üretilmesi ve sürekliliği olan toplumsal bir güç oluşturulması için gereklidir. Bu yaklaşım, iklim mücadelesini yukarıdan belirlenen hazır politikaların topluma aktarılmasına indirgeyen anlayıştan ve kaynağı, koşulları ve karar süreçleri kamuoyuna açık olmayan fonlarla yürütülen çalışmalardan farklıdır. Bu nedenle İklim Adaleti Forumları; yerelden başlayarak söz ve karar üretmenin, farklı mücadelelerin bilgi ve deneyimini ortaklaştırmanın ve ortak politikalar oluşturmanın zeminidir.

İklim mücadelesinin toplumsal gücü kadar bağımsızlığı ve şeffaflığı da önemlidir. Çünkü iklim adaleti yalnızca şirketlerin çevresel etkilerini eleştirmek değil; iklim mücadelesinin kendi kararlarını da bağımsız, şeffaf ve demokratik biçimde üretebilmesidir. COP31’E GİDERKEN Antalya’da COP31 salonlarında emisyonlar, finansman, teknoloji ve enerji dönüşümü konuşulacak.

Ama iklim adaletinin gerçek sınavı salonların dışında: bir köylünün tarlasında, bir orman emekçisinin çalışma koşullarında, bir üreticinin geçim mücadelesinde, bir çocuğun içtiği suda, bir hayvancının ahırında, bir yaşam alanının kıyısında ve insanların kendi yaşamları hakkında söz sahibi olup olamadığında. COP31’e giderken Türkiye’nin iklim tartışmasını yalnızca emisyon hedeflerine sıkıştırmamak gerekiyor. Toprak politikasını, suyu, tarımı, enerjiyi, ormancılığı, çalışma yaşamını, gıdayı ve kamu hizmetlerini birlikte düşünmek gerekiyor.

Çünkü mesele yalnızca karbonu azaltmak ya da tahribatın maliyetini adil paylaşmak değil. Mesele; toprağın, suyun, tohumun, enerjinin ve gıda sisteminin yönetiminde sermayenin belirleyici gücünü azaltmak, toplumsal karar gücünü büyütmektir. Ekolojik yıkımın yükünü kimin taşıdığını değiştirmek ve insanların kendi yaşamları üzerinde yeniden söz sahibi olmasını sağlamaktır.

COP31 Antalya’da yapılacak. Ama iklim adaletinin geleceği bir konferans salonunda belirlenmeyecek. Yaşam alanlarını savunan insanların mücadelesinde; emeğin, toprağın, suyun ve doğanın ortak geleceği için kuracağı dayanışmada şekillenecek.

*Tarım Orkam-Sen Antalya Şube Eğitim, Basın-Yayın ve Sosyal İlişkiler Sekreteri

İlgili Haberler