Otokratik rejimin depremlerle sınavı....
Gündem

Otokratik rejimin depremlerle sınavı....

Eyüp MUHCU* Ülkemizde özellikle1980 sonrası doğa, kent ve emek sömürüsüne dayalı çevre, kentleşme ve yatırım politikaları kentleri, insan yerleşimlerini ve yaşam alanlarını afetlere açık ve güvencesiz hale getirmiş;...

2 okuma

Eyüp MUHCU* Ülkemizde özellikle1980 sonrası doğa, kent ve emek sömürüsüne dayalı çevre, kentleşme ve yatırım politikaları kentleri, insan yerleşimlerini ve yaşam alanlarını afetlere açık ve güvencesiz hale getirmiş; yerel halk ekonomik baskılarla yerinden edilmiş, sosyal adalet ve kentsel kimlik zarar görmüştür. Bir doğa olayı olan depremler rant politikalarıyla afetlere dönüşmektedir. 17 Ağustos 1999 Büyük Marmara Depreminde resmi rakamlara göre 20 binden fazla insanın enkaz altında kalması izlenen politikaların yol açtığı yıkımların somut yansıması olarak tarihe kaydedilmiştir.

Buna karşın başta kamu yönetimleri ve siyasal partiler olmak üzere tüm kesimler tarafından deprem bir ‘milad’ olarak tanımlanmış ve doğa olayları karşısında benzer yıkımların bir daha yaşanmaması için gerekli önlemler alınması konusunda genel bir konsensüs oluşmuştu. Başlangıçta depremlere hazırlık yapılması amacıyla Deprem Konseyi’nin kurulması, afet yönetiminin yeniden yapılandırılması, yapı üretim ve denetim sürecinin yeniden tanımlanması ve mevcut yapı stokunun ele alınması önemli adımlar atılmıştı. 2002 sonrası süreçte iktidarın değişmesi ile birlikte bütün ülke topraklarını ‘rant alanı’ ilan eden ‘Kentsel Dönüşüm’ yasa ve uygulamaları devreye sokulmaya başlanmıştır.

Kent ve çevre değerlerinin tahrip edilmesi ve imar rantı üzerinde ‘Otokratik Rejim’ adım adım inşa edilmiştir. 12 Eylül 2010 Anayasa referandumu kamunun çökertilmesi, yargının iktidarın emrinde bir kuruluş haline getirilmesi ve yeni düzenin kurulması bakımından bir kırılma noktasıdır. Referandum sonrası; yargı bağımsızlığının ve tarafsızlığının tamamen ortadan kaldırılması ve iktidarın güdümüne girmesi sonucu; özelleştirmelere, çevre ve kent suçlarına karşı yargı güvence olmaktan çıkmıştır.

Demokrasi, insan hakları, adalet ve özgürlükler alanında kapsamlı sorunların yaşandığı ülkemizde; kent ve çevre yağması niteliğinde Taksim Meydanı dönüşüm planı, İstanbul ormanlarından geçen Kuzey Marmara Otoyolu, İçme Suyu Havzasına 3.Havalimanı vb  pek çok projenin dayatılması toplumsal muhalefetin açığa çıkması bakımından bir eşik oluşturdu. Gezi Parkı protestolarının ülke genelinde yaygınlaşmasına neden oldu. 15 Temmuz 2016 ‘Darbe Girişimi’ bahane edilerek; OHAL’in devreye sokulması ve günümüzde hala fiilen sürdürüldüğü koşullarda; rant plan, proje ve kararları engelsiz bir şekilde uygulamaya konmuştur.

Nitekim, 16 Nisan 2017 Anayasa referandumu ile kurulan ‘Otokratik Rejim’ ile sınırsız yetkilere sahip olan Cumhur Başkanının kararları ile süreç tüm olumsuzluklarıyla daha hızlı ve yaygın bir şekilde işletilmektedir. KAHRAMANMARAŞ DEPREMLERİ 6 Şubat Kahramanmaraş Depremleri bu koşullarda gerçekleşti. ‘Rant Odaklı Kentleşme’ politikaları bizzat sahada test edildi Ve depremlerde 50 binden fazla can kaybı, binlerce yaralı ve büyük bir yıkım gerçekleşti.  Yıkılan konut ve işyerlerinin yüzde 50’den fazlası yeni yapılardan oluşmaktaydı.

Yeni yapı üretim ve denetim sistemi tamamen çökmüştü. Diğer yıkılan yapılar ise; nitelikli mimarlık ve mühendislik hizmeti almamış, kısmen veya tamamen kaçak, imar afları ile yasallaştırılmış yapılardan oluşmaktadır. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı raporuna göre; deprem bölgesinde 1.712.182 binada hasar tespit çalışması yapılmıştır.

Buna göre; 35.355 yapı yıkıldığı, 17.491 yapının ivedi olarak yıkılması gerektiği ve 179.786 binanın ağır, 40.228 binanın orta ve 431.421 binanın az hasarlı olduğu belirtilmektedir. Resmi verilere göre depremden etkilenen 11 ildeki toplam bina sayısı yaklaşık 2,6 milyon; konut sayısı ise yaklaşık 5,6 milyondur. GECİKME Depremlerden sonra geçen yaklaşık üç buçuk yıla karşın kalıcı barınma koşulları sağlanamamış, zorunlu altyapı çalışmaları yeterince yapılamamış, evlerini terk eden yurttaşların gereksinimi karşılayabilecek yeni konutlar üretilememiştir.

Depremlerden sonra TOKİ eliyle üretilen konut ve bağımsız bölüm sayısı yaklaşık 450 bin civarındadır. Çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerle Çevre şehircilik Ve İklim Değişikliği Bakanlığına ve bağlı olarak TOKİ’ye sınırsız yetki ve mali kaynak verilmesine karşın bölgedeki gereksinimin çok altında konut üretimi yapılması bu alanda yönetim başarısızlığını açıkça göstermektedir. Ülke genelinde ise; milyonlarca insanın ikamet ettiği konutlar ve çalıştığı yapılar, yaşadığı mahalleler ve kentler depremlere ve afetlere karşı güvenli değildir.

Özellikle emekçilerin, dar gelirlilerin, yoksulların yaşadığı mahalleler büyük riskler altında varlığını sürdürürken; bir kısmına ‘riskli alan veya dönüşüm alanı’ ilan edilerek el konulmakta ve bu bölgelerde yaşayan yurttaşlar kentin çeperlerine sürgün edilmektedir. Son 20 yıldır uygulamaya konan ‘Kentsel Dönüşüm’ politikaları nedeniyle barınma sorunu artarak devam etmektedir. Konut ve yapı üretimi ‘ticari emtia’ haline gelmiştir.

Halkın barınma gereksinimini karşılama hedefinden uzaklaşılmıştır. Yeni üretilen konutlarda sahiplik oranı sürekli düşmektedir. 1999 Depremi gerçekleştiğkonut sahipliği oranı %73 civarındayken 2026 yılında bu oran %55’lere kadar gerilemiştir.

Bununla birlikte toplum yararına alternatif mülkiyet ve kullanma biçimleri geliştirilmemiş; ‘yap-sat’ mantığı ile hareket edilmektedir. 6 Şubat 2023 K.Maraş Depremlerinden ‘ders’ almak bir yana süreç; otoriter, hukuksuz ve kuralsız bir şekilde, kamu yararını, bilimi, mimarlığı ve şehirciliği dışlayan bir anlayışla; emekçilerin, yoksulların, kent ve doğa değerlerinin aleyhine işletilmektedir. KONUTLARIN NİTELİĞİ TOKİ eliyle; kentlerin dokusu ile bağdaşmayan, mimari çeşitliliği reddeden, betonarme yapım sistemlerini esas alan, yerel malzemeleri dışlayan, tek tip ve kimliksiz yapılaşmalar üretilmiştir.

Yapı tasarım süreçleri işletilmemiş, karanlık kapılar arkasında niteliksiz projeler hazırlatılmıştır. Yapımcılar İhale Kanunu’na, deneyime ve niteliğe göre belirlenmediği için yapılaşmalarda ve alt yapılarda nitelik, hatalı üretimler, niteliksiz ve yanlış malzeme seçimleri, gecikmeler, ekonomik kayıplar vb sorunlar yaşanmaktadır. Yapı denetimi sorunları nedeniyle; yapıların zemin ilişkisi, taşıyıcı sistem, malzeme ve imalatın niteliği büyük ölçüde yapımcıların insafına kalmıştır.

Bu nedenlerle bilimsel verilere bağlı olarak ‘sağlam yapı’ üretildiğini iddia etmek mümkün değildir. Teslim edilen konutlarda nitelik sorunları ve eksiklikler vardır. Altyapı sorunları, yetersizlikleri insanları canından bezdirecek boyuttadır.

İşçilik, malzeme ve imalat hataları, izolasyon sorunları, eksik ya da hatalı demirbaşlar, tesisat arızaları, arızalı asansörler, yetersiz çevre aydınlatmaları. Doğalgaz, elektrik, su bağlantılarında gecikmeler. Ulaşım ve sosyal donatı sorunları… Teslim sonrası sorunların ve eksikliklerin bildirilmesine rağmen eksikliklerin giderilme sürecinin uzaması veya hiç giderilmemesi gibi sorunlar yaşanmaktadır.

YER SEÇİMİ Yer seçim kararları bilimsel verilere, şehircilik ilkelerine ve katılımcı planlama anlayışına aykırı olarak belirlenmektedir. Meslek Odaları, demokratik toplum kuruluşları, Üniversiteler sürecin dışına atılmışlardır. İdareler yüklenicilerin talepleri doğrultusunda ve kişisel inisiyatif kullanmışlardır.

Verilen hatalı kararlar; kentsel, çevresel, yapısal, ekonomik, sosyal, eğitim, sağlık, kamu hizmetlerine erişim ve insan yaşamı ile ilgili pek çok soruna neden olmaktadır. Konutların genellikle şehir merkezlerinden uzakta olması, dağlık alanlarda inşa edilmesi çalışma alanlarına ve kamu hizmetlerine erişimi engellemektedir. Merkezden uzakta kurulan yeni yerleşim alanlarının toplu taşıma, yol, su, elektrik, kanalizasyon şebekelerinin zamanında yapılmaması mağduriyet yaratmaktadır.

Eğimli ve kayalık arazilerin yer seçimi nedeniyle; rüzgar, çiğ, heyelan gibi sorunların yaşanması gündeme gelmektedir. Tarım arazilerinin, meraların, zeytinliklerin ve narenciye bahçelerinin acele kamulaştırma yoluyla yapılaşmaya açılması; tarımsal üretime ve eko sisteme zarar vermektedir. TARİHİ KENT MERKEZİ VE KÜLTÜREL VARLIKLAR Binlerce yıllık geçmişe sahip ve halkın yaşadığı mahalleler ve tarihi kent merkezleri ‘riskli alan’ ilan edilerek; ‘turizm ve ticaret’ fonksiyonu ile ‘rant’ alanına dönüştürülmektedir.

Bu anlayışla yürütülen restorasyon, ihya ve yeniden yapım süreçlerinde ciddi sorunlarla karşılaşılmaktadır. Yapılan uygulamalarla tarihsel kent ve sokak dokusu, katmanlı kent kimliği, kaybedilmekte, yerel malzemelerin ve geleneksel yapım sistemlerinin değerlendirilmemesi söz konusu olmaktadır. Yerel halkın yerinden edilmesi, soylulaştıriski, kentsel bellek kaybı, kamulaştırma, parselasyon değişiklikleri yaşanmaktadır.

Yıkılan nitelikli tarihi yapı malzemelerinin korunmadan, ağır iş makineleri ile moloz şeklinde toplanmaları ve taşınmaları nedeniyle malzeme kaybı yaşanmıştır. Koruma Kurullarının bilimsel ve uzmanlığa dayalı özerk yapılarının olmaması; sürece bilim insanlarının, meslek örgütlerinin, yerel toplulukların yeterince dahil edilmemesi nitelikli korumanın gerçekleşmemesine neden olmaktadır. Tarihi kent merkezlerini ‘Rant Alanları’ olarak gören bu anlayış ve uygulamalardan en çok Dünya mirası ve Ülkemiz kültür varlıkları bakımından çok önemli ve MÖ 300 yılında kurulan Antakya Tarihi Kent Merkezi ve tarihi yapıları etkilenmiştir.

YAŞAM ALANLARINA EL KOYMA 6306 sayılı Afet Riski altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun ve KHK’lerle ‘Acele kamulaştırmalar’ yapılmış, ‘riskli alan, rezerv alanları’ ilanı yöntemleriyle yurttaşların barınma ve yaşam alanlarına el konmuştur. Bu nedenle binlerce yurttaş mağdur edilirken; mülkiyet hakları parası olanlara transfer edilmektedir. Açılan hukuk davaları uzun sürmekte veya fiilen sonuçsuz kalmaktadır.

OHAL UYGULAMALARI 6 Şubat 2023 Depremleri ardından ‘arama-kurtarma ve iyileştirme’ çalışmalarının hızlandırılması gerekçesi ile; 8 Şubat 2023 tarihinde deprem yıkımlarının yaşandığı 10 ilan edilmişti. OHAL kapsamında yargısal süreler durdurulmuş, kamulaştırma ve tedarik süreçleri hızlandırılmış ve afet yönetimine ilişkin Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri çıkarılmıştır. Resmi olarak OHAL, 3 ay 90 gün süren ve 8 Mayıs 2023’de sona ermesine karşın; yetkilerin merkeze alınması, belediyelerin ve yerel yönetimlerin yok sayılması ve fiili uygulamalarla devam etmektedir. Süreçte deprem bölgesinde; merkezi / otoriter, rant odaklı, hukuku ve yargı düzenini istediği gibi uygulayan veya uygulamayan, başta belediyeler olmak üzere demokrasinin asıl unsuru olan yerinde yönetim kuruluşlarını merkezin birer şubesi olarak gören bir yönetim modeli kurulmuştur.

Demokrasi ve hukuku askıya alan, sağlıklı ve afetlere karşı güvenli yapı ve kentleri üretemeyen, yurttaşların haklarını gasp eden, imar rantı ve ihaleler üzerinden servet transferi yapan bu modelin bütün Türkiye’de uygulanması için harekete geçildiğine tanık oluyoruz. Yaklaşık 2 yıldır muhalefet belediyelerine yapılan hukuksuz operasyonları bu süreçle bir bütün olarak değerlendirmek gerekir… ÇÖZÜM İÇİN BİRLEŞİK MÜCADELE ŞART Gelinen aşamada ‘1980 Darbesi’ sonrası uygulamaya konan ‘doğa, kent ve emek sömürüsüne dayalı’ çevre, kentleşme ve yatırım politikaları; çok daha kapsamlı, yoğun ve kuralsız bir şekilde bütün ülke topraklarında uygulanmaya konmuştur. Otoriter ve rantçı bir yönetim modeli ile her alanda yaşanan tahribatın, yağmanın, çürümenin, yozlaşmanın, baskı ve şiddetin seyri endişe verici boyutlara varmıştır.

Otokratik Rejim yaşanan sorunların bizzat kaynağıdır; kentleri depremlere ve afetlere hazırlayamayacağı somut olarak görülmekle birlikte; Ülkeyi ve toplumu büyük bir felakete sürüklediği gerçeği ile karşı karşıyayız. Bu nedenlerle, depremlere ve afetlere karşı kentleri hazırlamak; toplumsal dayanışmaya dayanan demokrasi ve hukuk mücadelesinden geçmektedir. Demokrasi ve hukuk normlarında uzaklaştığımız ölçüde; kentler ve yaşam çevreleri afetlere daha açık hale gelmekte ve afet riskleri artmaktadır.

Yaşadığımız koşullarda toplumun duyarlı tüm kesimleri ile dayanışma içinde toplumsal örgütlenmeler oluşturmak varlık-yokluk meselesi haline gelmiştir. Ancak ve ancak toplumsal dayanışma ile ‘otoriter ve rantçı’ politikaları defedebiliriz. Depremlere, afetlere, kent ve çevre suçlarına karşı yürütülen mücadeleyi başarılabiliriz.  ‘Demokratik ve özgür’ bir ortamda sağlıklı ve güvenli kentleri birlikte inşa edebilir; tolumu uygar kentlerle yeniden buluşturabiliriz… *Eski Mimarlar Odası Genel Başkanı 

İlgili Haberler