Nepal ile Tibet arasındaki sınır bölgesinde 26 Ağustos sabahı kopan dev buz ve kaya kütlesi, önüne suyu ve kayaları katarak Lhende Khola’dan Trishuli Vadisi’ne ilerledi. Nehir yarım saatte dokuz metre yükseldi. Taşkın suları köyleri, yolları, köprüleri ve hidroelektrik santrallarını sürükledi.
Bu satırlar yazılırken ölü sayısı 900’ü aşmış, yaklaşık 4 bin 800 kişi hâlâ kayıptı. İncelemelere göre felaketi büyük bir buzul parçasının kopması tetikledi. Kopuşun bütün nedenleri henüz açıklığa kavuşmuş değil ama Himalayalar’ın dünya ortalamasından hızlı ısındığı, buzullar çekilirken donmuş toprağın çözüldüğü uzun süredir biliniyor.
Ne var ki yaşananları salt “kaçınılmaz bir iklim felaketi” olarak okumak, yıkımın ardındaki yapısal zemini gözden kaçırmak anlamına geliyor. Buzulun kopması felaketin nasıl başladığını açıklasa da, ölüm ve kayıp bilançosunun neden bu kadar ağır olduğunu tek başına anlatmıyor. Hindistan Halk Hareketleri Ulusal İttifakı (National Alliance of People’s Movements-NAPM), İklim ve Ekolojik Adalet Ulusal İttifakı (National Alliance for Climate and Ecological Justice-NACEJ) ile Tüm Hindistan Nehirler tarafından Countercurrents sitesinde yayımlanan ortak açıklama tam da bu soruya bakıyor.
∗∗∗ Açıklamaya göre bu felaket, mevcut kalkınma modelinin yıllardır biriktirdiği riskleri açığa çıkardı. Taban hareketlerinin dikkat çektiği nokta özetle şu: Himalayalar hızla ısınırken taşkın, heyelan ve çığ riski taşıyan vadilere geniş yollar açılıyor; HES’ler, askerî tesisler, turizm yapıları ve yeni yerleşimler kuruluyor. HES’ler bu tablonun ayrıca üzerinde durulması gereken bir parçası.
İlk değerlendirmelere göre selde 27 HES zarar gördü; bunların yaklaşık 12’si neredeyse tamamen yıkıldı. İklim krizine karşı düşük karbonlu bir çözüm olarak sunulan bu projeler, aynı krizin giderek kırılganlaştırdığı vadilerde bulunuyor. ICIMOD’a göre bölgedeki mevcut ve planlanan hidroelektrik projelerinin yaklaşık üçte ikisi buzul taşkınları bakımından risk taşıyor.
Dahası bu risk herkese eşit dağılmıyor. Ortak açıklama da kadınların, yaşlıların, çocukların, engellilerin, gündelikçilerin ve göçmen işçilerin yerinden edilme ve yardıma erişim bakımından çok daha kırılgan olduğunu vurguluyor. Yani üretilen elektrik vadinin dışına taşınırken, yatırımın taşıdığı risk orada yaşayanların ve çalışanların üzerinde kalıyor.
Bu riskin kimlerin sırtına yıkıldığını kayıp listesi açıkça gösteriyor. 31 Ağustos itibarıyla Trishuli Nehri boyunca uzanan 11 HES projesinde 933 işçi kayıptı. Bunların kaçının tünellerde olduğu ve kaçının hayatta kaldığı henüz bilinmiyor.
En az 279 işçinin kurtarıldığı ya da kendi imkânlarıyla çıkmayı başardığı ifade ediliyor. Dolayısıyla 27 HES’in zarar gördüğü bilgisi yalnızca bir altyapı bilançosu değil, aynı zamanda bir işçi cinayeti tablosu sunuyor. ∗∗∗ Öte yandan felaketin günü ve büyüklüğü öngörülememiş olsa da bölgedeki tehlike yeni değildi.
Lhende Khola son 14 ayda iki kez taşmıştı. 2021’de Chamoli’de buz ve kaya çığı hidroelektrik projelerini vurmuş, 2023’te Güney Lhonak buzul gölünün taşması Chungthang Barajı’nı yıkmıştı. Bu süreçte haber bültenlerinin daha çok kayıp yabancı turistlere odaklanması da tablonun bir başka çarpıcı yanı.
Kayıp turistlerin akıbeti de en az işçilerinki kadar yakıcı bir trajedi. Burada sorun bu kırılgan coğrafyaların kapitalist kâr güdüsüyle devasa bir turizm vitrinine ve sermaye için rant alanına dönüştürülmesidir. Zaten binlerce insanın, turistin ve güvencesiz işçinin ölümle burun buruna geldiği bu risk coğrafyasını yaratan da sistemin ta kendisidir.
Nepal’deki yatırımların riskini işçiler ve bölge halkı üstlenirken, aynı eşitsiz denklem küresel ölçekte de karşımıza çıkıyor. İklim krizinin faturası, krizde tarihsel sorumluluğu en az olan ülkelere kesiliyor. Küresel sera gazı salımlarındaki payı yüzde 0,1’in altında olan Nepal, eğitim ve sağlık gibi temel haklara ayırması gereken sınırlı kaynaklarını büyüyen afetlere harcamak zorunda kalıyor.
Tam da bu noktada Kasım ayında Antalya’da toplanacak COP31’in kritik önemi de belirginleşiyor. Bu bağlamda iklim adaleti mücadelesinin kapalı kapılar ardındaki bürokratik müzakerelere veya devletler arası "fon" pazarlıklarına indirgenmemesi elzem. İhtiyaç duyulan şey sermayenin kâr hırsına karşı emeğin, doğanın ve tüm kırılgan kesimlerin haklarını merkeze alan adil bir toplumsal dönüşümdür.
Nitekim yüzlerce işçinin nehir boyunca uzanan güvencesiz şantiyelerde çalıştırılması ve vadilerin turizm ve enerji yatırımlarıyla talan edilmesi doğanın kanunlarıyla açıklanamaz. Göz göre göre gelen bu yıkıma “doğal afet” deyip geçmek, bedelin kimlere ödetildiğini gizlemeye yarar. Karşımızdaki tablo kârı insan hayatının önüne koyan ve faturayı doğrudan emekçilere kesen acımasız bir politik tercihin eseridir.