Bir baba oğluna yaptığı iyiliklere, yatırımlara karşılık istediğini bulamayınca ne nankör evlatmış, diyebilir. Yemedim yedirdim, giymedim giydirdim, okusun diye hiçbir fedakârlıktan kaçmadım, gece gündüz dur durak bilmeden çalıştım, diyebilir. Hatta huzur evinde yaşamak zorunda kalan yaşlıları dinleyecek olursak evlatlarının gelip ziyaret etmediğini, kendilerini yalnız bıraktığını, istenen ilgi ve sevgiyi göstermedikleri noktasında hayıflandıklarını görürüz.
Bir baba, bir anne, bir kardeş, bir hoca, bir dost yapılan iyiliğin az çok karşılığını istiyor; meyvesini görmek, yemek istiyor. Yapılan iyiliğin karşılığını görmeyince ne nankörmüş ne vefasızmış cümleleri ağızdan çıkabiliyor. Dünyadaki bütün insanların bize karşı iyiliği, emeği, yatırımı sınırlıdır; Rabbimizin ise sınırsızdır.
İnfitâr Sûresi 6,7,8. ayetlerinde düşünen biz insanları Rabbimiz verdiği nimetler üzerinden iç muhasebe yapmaya, bir an önce kendimize gelip kendisine doğru bir yol almaya yönlendiriyor. Rabbimiz ikinci hayatımızda bizi karşısına alıp bu soruyu sorduğunda ne cevap vereceğiz, hiç düşündük mü? “Ey insan!
Seni yaratan, şekillendirip ölçülü yapan, dilediği bir biçimde seni oluşturan cömert Rabbine karşı seni ne aldattı, ne mağrur etti?” Biz varlık âleminde, anne karnında bile küçük bir nokta olarak varlığımız söz konusu değilken Rabbimiz bize anne karnında var olmamızı sağladı. Dokuz ay anne karnında bize el ayak, beyin, kalp, göz, kaş, dil, ağız, burun, bağırsaklar ve diğer organlarımızı verdi. Dokuz ayın sonunda anne ve babamızın kucağında kendimizi bulduk.
O kadar acizdik ki bütün ihtiyaçlarımızı anne ve babamız karşılıyordu. Belirli bir zaman sonra ilk adımlarımızı atmaya, sonra yürümeye, sonra da konuşmaya başladık. Okul öncesi, ilköğretim, ortaöğretim, lise, üniversite derken büyümeye, yetişmeye, farkındalık düzeyimiz artmaya başladı.
İş, evlilik hayatı, ev, araba, statü, makam, şan şöhret derken kendimizi sosyal hayatın içinde bulduk. Zayıflıktan, acizlikten, garibanlıktan kurtulup güçlendikçe belirli bir imkâna ulaştıkça kendimizi sevmeye, kendimizi beğenmeye, egomuzu şişirmeye, var mı benim gibi demelere başladık. Yürüyüşümüz, konuşmalarımız, tavırlarımız değişmeye başladı.
Din önceleri hayatımızın bir parçası ve hatta hayatımızda en önemli biri yerini işgal ederken dünyalık nimetlerin içerisinde kaybolmaya, dünya ve içindekilerin sevgisiyle sarhoş olmaya başladık. Ben çok zekiyim demeye başladık; ama zekiliği bize kimin verdiğini unuttuk. Ben çok güzelim, eşsizim demeye başladık; ama güzelliğin asıl güzel olandan geldiğini unuttuk.
Ben çok yakışıklıyım demeye başladık; ama yakışıklılığı bize kimin verdiğini unuttuk. Benim tarlam, arsam, evim, arabam, dünyalık imkânlarım seninkinden çok dedik; ama bize imtihan için verilenlerin kimden olduğunu unuttuk. Başkalarından destek dilenip güçlülere sırtımızı dayarken Allah’a sırtımızı döndüğümüzü unuttuk.
Bu civarın devletlisiyim, varlıklısıyım, itibar sahibiyim dedik; ama bu nimetleri vereni unuttuk. “Senin için ölümü bile göze alırım” dediğin sevdiğin bir arkadaşına bağlılığın kadar Rabbine iman ile bağlanmadın. Sonluyu bağlandık; ama sonsuz nimet sahibini unuttuk.
Ey insan! Sana Rabbinden daha iyi nimeti, imkânı, başarıyı kim verdi de Rabbini bırakıp onlara kandın, onların peşinden gittin, Rabbine karşı nankörleşip asi oldun? Sana beni unutturan, sahte sevgileri kalbine yerleştiren, ikinci hayatı hatırına getirtmeyen, midenin ve arzularının esiri yaptıran nedir ey insan!
İyilik yolunda çalışmak, sağlam bir iman ve itaat ile melekleşmen gerekirken hayvanlardan daha aşağı düşürten nedir seni ey insan! Dünyada bitki, hayvan, olarak değil de insan olarak yaratıldın ve cennete sen talip oldun, sana bunu ne unutturdu ey insan! Kısa dünya hayatı için gayret üstüne gayret gösterdin, ama sonsuz hayat için şevkin çok azdı ya da hiç yoktu, elini kolunu bağlayan neydi ey insan!
Ey insan yerin ve göğün türlü türlü nimetleri sana doğru akarken sen bu nimetleri tesadüfe verirken, şükrü unuturken hiç mi bir gün öleceğini hesap vereceğini aklına getirmedin ey insan! Şayet kalpleriniz gerçekten temiz olsaydı Kur’an okumaya doyamazdınız! diyen Hz.
Osman’ a hiç kulak kesilmedin mi ey insan! Hangi sevgilerle kalbini kirlettin ki akıllı telefonlar elinden bir türlü düşmüyor. Niçin bir türlü dünya ve ukbanın kapılarını açacak kutsal kitabı eline almıyorsun?
ile konuşmak isteyen Kur’an-ı Kerim okusun, buyururken Kutlu sen hangi konuşmaların peşi sıra gittin ki, kimlerle daha çok konuşmak istedin ki bir türlü Kur’an-ı Kerim okumaya, anlamını düşünmeye, tefsirine bakmaya zaman ayırmadın? Bugün bize sonsuz nimet veren bizim ve sevdiklerimizin sahibi, doğunun ve batının Rabbi dünya ve içindekilerin nin bu ayeti üzerinde düşünsek ne kaybederiz? Sorguya çekilmeden kendimizi sorguya çeksek yalnız kalıp düşünsek tefekkür etsek hatta bu ayeti ezberlesek hatta evimize, çalışma masamızın üstüne assak ne kaybederiz?
Sahi gözlerimizi nerden satın aldık? Gözlerimiz tam olması gereken yerde olduğu için şükrümüzü güncelleyerek imanımızı yeniledik mi? Necip Fazıl Kısakürek’in mısralarıyla verilen nimetin küçük bir bölümüne dikkat çekerek bugünkü denememizi tamamlayalım.
Dünyaları verseler tek gözünü vermezsin İki gözünü verene niçin secde etmezsin?