Kadın elinden tuttuğu en fazla 8-9 yaşındaki çocukla yanımızdan geçerken, ağlamaklı oğlana “moron” dedi. “Aptal”, “geri zekalı” anlamındaki sözcük. Çocuğa acıdım, galiba annesiydi, kadına kızdım.
Moron da kafama takıldı. O kadar sıkışmışken ve hep birlikte omuz omuza bir demokrasi mücadelesi verme zorunluluğu ortadayken, hâlâ birbirimizle didişmek moronluk değilse nedir? Hepsi için de aynı olan ortak bir hedefe, kendileri olmaktan vaz geçmeden, yan yana yürümeyi beceremeyenler o çocuktan çok daha fazla hak etmiyor kadının söylediğini?
Sözcük kafam takıldı ve araştırmaya başladım ya, Yunanca aptal, budala anlamına gelen “moros”tan türediğini, oradan İngilizce, Fransızca ve dilimize geçtiğini bulmak hiç zor olmadı. Kazancım “moron”u araştırırken “Maron” sözcüğüne denk gelmek oldu. İngilizce “Maroon” olan sözcük İspanyolca “cimarrón”dan geliyor ve kölelikten kaçıp bağımsız topluluklar kuran insanları ifade ediyomuş.
İspanyolların değişik ülkelerde kurdukları plantasyonlarda Afrika’dan getirilip köle yapılarak çalıştırılan insanların hikâyesi gizli Maron sözcüğünde. TRT’de Köle Isaura’yı izleyenlerdenseniz plantasyonlardaki hayatın, kısacası köleliğin nasıl bir şey olduğunu bilirsiniz. Şimdiki hayatlarımızla kıyaslanamaz ve dayanılmaz bir şey!
Umut ya da bir çıkış yolu yok! Kaçar, yakalanır, kırbaçlanır ya da öldürülürsün! Ama moronluk yapmayıp “Maron” olunca iş değişiyor.
Başka İspanyol sömürgesi ülkelerde de varmış ama ben biraz Jamaika Maronları üzerine okuyabildim biraz. Özellikle 17. yüzyılda köleliğin dayanılmaz koşullarından kaçanlar Britanya sömürgesi Jamaika’nın doğusundaki dağlık bölgelerde ve batısındaki engebeli arazilerde toplanarak sömürgecilerin ulaşamadığı bir hayat kuruyorlar.
Toprağı özel mülk olarak tutmuyor, ortak ekip biçiyorlar. Hayatta kalma ortak emeğe ve karşılıklı savunmaya dayandığından, tarım alanları ve yiyecek stokları çoğunlukla kolektif olarak işlenip dağıtılıyor. Siyah radikal gelenekten bazı tarihçiler Maron topluluklarını plantasyon-kapitalist düzene bir karşı-örnek olarak ele alıyorlar.
Bazı Pan-Afrikanist ve Karayip sosyalist düşünürler de Maron direnişini kendi anti-kapitalist mücadele geleneklerinin bir parçası olarak anıyorlar. Maronlar dağlarda ve ormanlarda sadece kaçıp saklanarak var olmuyorlar. Tarımsal üretim yapıyor, avlanıyor, yerleşim yerleri kuruyor, çocuk yapıyor, muhtemelen çocuklarına moron demiyor, dayanışma içinde varlıklarını sürdürüyor ve birbirlerini koruyor, Afrika kültürleriyle harmanladıkları kültürlerini nesilden nesile aktarıyor, peşlerindeki İngilizlerle kendi geliştirdikleri yöntemlerle savaşıyor, liderlerini liyakat temelli seçiyorlar.
Doğu Maronlarının efsanevi lideri de bir kadın: Nanny. En önemli güçleri topluluk halinde yaşamak ve dayanışma olan Maronların liderleri de mutlak bir hükümdar değil. Topluluğun desteği ve iş birliği ile savunmayı organize eden, yiyecek üretimini düzenleyen, anlaşmazlıkları çözümleyen, diğer topluluklarla ilişkileri yürüten ve artık Maronları yenmekten umudu kesmiş İngilizlerle müzakere yürüten kişi oluyor.
Tabii İngiliz’de oyun bitmiyor! Bu köleleştirilmiş Afrikalıları yenemeyip defalarca yenilince onlarla anlaşma yoluna gidiyorlar. Anlaştıktan sonra kendilerine “işbirlikçiler” de buluyorlar!
Sonuçta, Maronlar moronluk yapmadıkları için var olabiliyorlar. Başlangıçta sistemin bir mal olarak gördüğü bu insanlar, sadece bir kölelikten kaçış hikâyesi değil, bir toplum kurmanın hikâyesini yazıyorlar. Hikâyenin temelinde de dağlarda kendilerine sordukları bir soru var: “Bizi geri götürmek isteyen bir dünyanın içinde, kendi özgürlüğümüzü nasıl sürdürebiliriz?” Kısacası, moronluk değil de Maronluk yapınca her güçlüğün aşılabileceğini kanıtlıyorlar!