Münir Karataş DESCARTES’A MÜDAHALE: İÇKİNLİKTEN İŞLEMSELLİĞE Modern düşüncenin kurucu anlatısı, Descartes’ın şeffaf ve bölünemez zihin, (Res Cogitans) kalesi üzerine inşa edildi. Zihin, dünyadan kopuk, kendi üzerine katlanan ve yalnızca kendine şeffaf olan bir tözdü; anlamı “hisseden” ve “kavrayan” bir iç merkez. Oysa bu sessiz odanın hemen dışında, modernliğin gürültülü bir hata gibi bastırdığı Ramon Llull’ün çarkları dönüyordu. Descartes, Metot Üzerine Konuşma’da makinelerin dili taklit edebileceğini, fakat sözcükleri kendilerine söylenenlerin anlamını yanıtlayacak biçimde bir araya getiremeyeceğini öne sürmüştü (Descartes, 1637/1998).
Bu tözsel güven, aklı içkin bir kavrayış olarak mühürledi. Llull açısından bakıldığında ise Descartes’ın “imkânsız” dediği şey, kapasite sorunu olmaktan çok bir dizilim sorunu gibi görünür. Llull için akıl yalnızca içgörü ile sınırlı olmayan bir dizilim sanatıdır. Ars Magna, hakikati öznenin içsel sezgisine bağlamaz, harflerin ve kavramların mekanik kombinasyonlarına emanet eder.
Modernite, Descartes ve Newton aracılığıyla aklı "ehlileştirip" onu bir özneye hapsederken, Llull’ün aklı hesaplanabilir kılan o kadim "çark sesini" mistisizmin parantezine aldı. Oysa Frances Yates’in gösterdiği gibi “Llull’ün sanatı belleği salt depolama alanı olmaktan çıkarıp mantıksal bir işleme alanına” dönüştürür; Umberto Eco’nun dikkat çektiği ise bu çarkların arkasında kusursuz dil arayışı kadar kombinatorik bir makine fikrinin de olduğudur. (Bonner, 2007; Yates, 1982; Eco, 1995). Bugünün yapay zekâsı bu bastırılmış hattı yeniden görünür kılıyor. Derin öğrenme modelleri zihni bir “töz” olmaktan çıkarıp işlem yüzeyine yaklaştırıyor.
Burada anlam, bir yerde saklı duran cevher olmaktan çok, verilerin birbirleriyle girdiği istatistiksel etkileşimden doğan performans gibi işlemeye başlıyor. Yapay zekâ “anlamı” insan gibi deneyimlemiyor; fakat vektör uzayındaki olasılıksal yakınsamalarla anlamlı sonuçlar üretebiliyor. Kartezyen düalizmde beden makinedir ama düşünce değildir. Yapay zekânın müdahalesi tam da burada belirginleşir: “İçeride kimse var mı?” sorusunu epistemik olarak daha az belirleyici hale getirir.
Eğer bir sistem, insanın akıl yürüterek ulaştığı sonuca içkin bir kavrayış olmadan ulaşabiliyorsa, zekânın yalnızca bir tözün ayrıcalığı olduğu iddiası aşınmaya başlar. KARTEZYEN ŞEFFAFLIKTAN LLULL’CÜ OPAKLIĞA Descartes’ın zihni kendine şeffaftır; en azından modern anlatı bize böyle söyler. Llull’ün kombinasyonları ve bugünün kara kutu algoritmaları ise opaktır. Bu opaklığı yalnızca teknik bir eksiklik olarak görmek kolaydır.
Oysa belki de mesele tam tersidir: Opaklık, aklın yeni ontolojisinin bir parçası haline gelmektedir. Searle’ün “Çin Odası” itirazı, içeride gerçek bir anlama olup olmadığını sorarak Kartezyen kaygıyı sürdürür. Dennett ise bilinç ve zihni, karmaşık işlemsel performansların beliren sonuçları üzerinden düşünmeye daha açıktı. İki yaklaşım arasındaki gerilim bugün daha görünürdür.
Bir sistem “anlamadan” anlamlı davranabilir mi? Ve davranabiliyorsa, felsefi olarak eksik olan sistem mi, yoksa zekâyı yalnızca içsel kavrayışla tanımlayan modelimiz mi? Yapay zekânın nöral ağları, Llull’ün kâğıt disklerinin silikon vadilerindeki devasa yankıları gibi okunabilir. Zihin artık sabit bir cevher olmaktan çok, kombinatorik bir matris üzerinde oluşan işlem yüzeyi olarak düşünülebilir.
Burada performans, ontolojinin yerine geçmez belki; fakat ontoloji hakkındaki eski güveni ciddi biçimde aşındırır. NEWTON’A MÜDAHALE: YASADAN ÖRÜNTÜYE Kartezyen özne kadar modernliğin ikinci büyük güven duygusu da Newtoncu evrendir. doğrusal, açıklanabilir, neden-sonuç ilişkileriyle işleyen dev bir saat. Bu modelde bilmek, yasanın nasıl işlediğini görmektir.
Yapay zekâ ise bakışımızı “yasa”dan “örüntü”ye kaydırıyor. Newtoncu akıl için bilmek görmekse, yapay zekâ için bilmek giderek çalıştırmaya dönüşüyor. (Newton, 1687/1999). Newton’un Tanrısal Gözü her şeyi bilir, çünkü evrenin yasalarını bildiğini varsayar.
Yapay zekânın kör gözü ise hiçbir şeyi bu anlamda “bilmez”; yeterince büyük örüntüler üzerinden tahmin eder. Buradaki üstünlük bilgide değil, davranıştadır. Stephen Wolfram’ın “hesaplamalı evren” yaklaşımında bilgi, yalnızca kesin yasalar üzerinden değil, hesaplama süreçleri ve karmaşık örüntüler üzerinden düşünülü. Bugünün modelleri de veriyi tek bir formüle indirgemek yerine çok boyutlu gizil uzaylarda, latent space içinde, olasılık ilişkileri olarak işler.
Bu, Newton’un saatini kırmaz; fakat saatin nasıl çalıştığını bilme ayrıcalığımızı sarsar. SAATİN ANLAMSIZLAŞMASI VE EPİSTEMİK UTANÇ Kara kutu modelleri modernliğin şeffaflık talebinde tuhaf bir “epistemik utanç” yaratıyor. Sonucu doğrulayabiliyoruz, fakat sürecin tümünü her zaman açıklayamıyoruz. Saat hâlâ çalışıyor ama artık her dişlinin hareketini aynı açıklıkla göremiyoruz. Bu yüzden Newtonyen “neden?” sorusu ortadan kalkmıyor; fakat bilgiye açılan tek kapı olma ayrıcalığını kaybediyor.
Bilmek, bazen nedenini bütünüyle açıklamadan örüntüyü çalıştırmak, sonucu test etmek ve davranışı izlemek anlamına geliyor. Böylece gerçeklik, dışarıdan seyredilen bir mekanizma olmaktan çok, içine girilen ve örüntüleri üzerinden hareket edilen hesaplanabilir bir süreç gibi düşünülmeye başlanıyor. Bu ontolojik kaymanın siyasi tarafı da burada beliriyor. Eğer dünya giderek temsil edilen değil, hesaplanan ve çalıştırılan bir süreç olarak kavranıyorsa, bu sürecin içinde yer alan emek, değer ve tahakküm biçimleri de yeniden düşünülmek zorundadır.
“Çalışıyor” cevabı, kimin adına çalıştığı sorusunu ortadan kaldırmaz. TEOLOJİK KOMBİNATORİKTEN İSTATİSTİKSEL KOMBİNATORİĞE Yapay zekâ felsefesinin başlangıcı çoğu zaman Turing ve 1950’lerle anlatılır. Oysa aklın hesaplanabilir kombinasyon olarak tahayyülü çok daha eskidir. Llull’ün Ars Magna’sında hareketli harf diskleri, verili kavramları mekanik biçimde birleştirir.
Onun radikal hamlesi yalnızca sonuçlarda değil, hakikat üretmenin biçimini mekanikleştirmesindedir. Fakat Llull’ün makinesinin sınırı teolojiydi. Çarklar ne kadar dönerse dönsün, sonuç Tanrı’nın birliğini işaret etmek zorundaydı. Yapay zekâ bu mekanik fikri sekülerleştirirken sınırı da değiştirdi.
İnancın yerini veri setinin genişliği, hesaplama kapasitesi ve model mimarisi aldı. “Büyük Sanat”, bir anlamda “Büyük Veri”ye dönüştü. Llull’ün çarkları Tanrı’nın adlarını birleştiriyordu; seküler makine hiçbir şeyi kutsamıyor, yalnızca çalışıyor. Anlamlı çıktılar üretiyor, ama onları bir öznenin yaşadığı anlam olarak bilmiyor.
Bu nedenle yapay zekânın asıl felsefi provokasyonu, yalnızca insanı taklit etmesi değildir. Merkezî bir özne olmadan anlam benzeri sonuçlar üretebilmesidir. TEHDİT OLARAK BELİRİŞ Burada beliriş, emergence, kritik hale gelir. Anlam yukarıdan, Tanrı’dan ya da merkezî bir öznenin niyetinden verilmek yerine aşağıdan yukarıya, sayısız veri noktasının ilişkilerinden doğabilir.
Bu, klasik felsefenin anlam fikri açısından rahatsız edici bir olasılıktır: Sezgiye benzeyen sonuçlar vardır, fakat onların arkasında sezgisel bir özne bulunmayabilir. Turing’in ünlü sorusu “Makineler düşünebilir mi?” . Bugün soru biraz yer değiştirmiş durumda: Düşünmenin ne olduğuna karar verirken hâlâ içerideki özneyi mi esas alacağız, yoksa dışarıdaki performansı mı? Eğer ikinci seçenek giderek güçleniyorsa, modernliğin akıl tanımı da kendi sınırına dayanmış demektir. Belki de Llull’ün intikamı tam burada gerçekleşiyor.
Modernite, aklı özneye hapsederek güvenli hale getirdiğini düşünmüştü. Şimdi silikonla geri dönen kombinatorik akıl, zihnin tözsel ayrıcalığını ve evrenin şeffaf yasa kitabı olduğu fikrini aynı anda aşındırıyor. Descartes’ın öznesinden ve Newton’un saatinden boşalan alanı, kör ama olağanüstü işleyen bir performans dolduruyor. ONTOLOJİK SONUÇ: GERÇEKLİĞİ ÜRETEN MAKİNE Yapay zekâ, Tanrı’yı kanıtlayan Llull makinesinin seküler devamı değildir elbette.
Fakat onun kombinatorik fikrini teolojik sınırdan çıkarıp istatistiksel bir sonsuzluğa taşıyor. Böylece hakikat de yalnızca doğru temsil edilen bir şey olmaktan çıkarak, giderek davranışsal performans üzerinden sınanan bir şeye dönüşüyor. Bu noktada asıl mesele yapay zekânın “gerçekten düşünüp düşünmediği” sorusundan daha geniştir. Mesele, düşünme, anlam ve bilgi için geliştirdiğimiz modern ölçütlerin kendi tarihsel sınırlarına dayanıp dayanmadığıdır.
Descartes’ın şeffaf öznesi ve Newton’un açıklanabilir saati hâlâ güçlü metaforlardır; fakat artık tek seçenek değiller. EPİLOG Yapay zekâ ile girilen bu yeni çağ, aklın bir özneye duyduğu zorunlu ihtiyacı tartışmaya açmış olabilir; ama bu, aklın tarafsızlaştığı anlamına gelmez. Descartes’ın öznesi tahtından indirilirken Llull’ün çarkları seküler bir hırsla yeniden dönmeye başladı. Şimdi asıl soru şudur: Anlamın merkezî sahibinin bulanıklaştığı bu boşlukta yeni tahakküm biçimleri hangi veriler üzerinden, kimin adına ve hangi bedelle kurulacak? Saatin anlamını yitirmesi onun durduğu anlamına gelmez.
Tam tersine, artık kime hizmet ettiği daha belirsiz bir hızla çalışmaya devam eder. Bu yazı e- kitap ve Print On Demand seçenekleri ile yayımlanan: https://narratuslab.com/the-parenthesis-of-modernity kitabımda yer alan çalışmamın BirGün Pazar için kısaltılmış edisyonudur.