Haftalardır bir film -ve bir destan- dünyayı dolaşıyor. C. Nolan'ın sinemaya uyarladığı, Homerosgillerin yüzyıllar boyunca -kuşaklarca- ortaklaşa yazdığı Odysseia'dır bu film.
Kahramanı Odysseus'un evine dönüş hikayesidir film. Ama tabii destan içinde destan, film içinde film vardır. Homeros, dilencileri ve dilenciliği, talipleri ve talipliği, savaşçıları ve savaşı, yolcuları ve yolculukları, cesurları ve cesareti, korkakları ve korkaklığı ve daha birçok şeyi anlatmaktadır. Ve bu film misafirlik denen o eski toplumsal ilişkiyi -"misafirler ve kabul edenler"- de anlatmaktadır.
"Sana nasıl davranılmasını istiyorsan, başkasına öyle davran", bu evrensel bir düstur, "insanlık yasası" gibidir. Hele ki misafire, onun kim olduğu belli değildir. Dilenci, fakir, şaşkın, yolcu veya hasta kılığında gezen bir ermiş, bir derviştir belki O.
İşte ondan, kapınızı çalmış bu yabancı, bir tanrı misafiridir. Bizim o uçsuz bucaksız, haritasız ve belirsiz dağlarda, küçücük kömlerde, toprak damlı evlerde, her zaman misafire Xızır mumalesi yapılması bundandır. O uzak köylerde misafir, yoksul evin bereketi, belirsiz geleceğin sigortasıdır.
Bir kişiyi doyurmak, giydirmek, uğurlamak kadar büyük iş yoktur. Xızır, haşa yüce tanrıdan da önemli bir kişidir. ∗∗∗ Mırç Tarlası'na götüreceğim sizi. Ora, Zel Dağı eteklerinde bir yerdir.
Henüz 8-9 yaşındaki Hıdır, annesi ve kız kardeşiyle beraber büyük bir felaketten kurtulmuş, bir kaç mevsim boyu Zel eteklerine sığınmışlardı. Açtılar, susuzdular ve küçük kız kardeşi de açlıktan her an ağlıyordu. Bu yüzden çevredeki henüz boşaltılmamış köylere yiyecek almaya gitmek zorundaydılar.
Bu yolculuklardan birinde, beraber hareket ettikleri kafilenin yolu işte bu tarladan geçti. Milisler, ağaçların altında mevzideydiler. Bizimkiler, tarlanın tam ortasından geçerken milisler tetiğe bastılar.
Düşenler, kaçanlar, yakalananlar oldu. Hıdır zor da olsa kaçtı, kurtuldu, amcası yakalananlar arasındaydı ama. Onu da tam öldüreceklerdi ki milislerden biri tanıdı birden.
Bu milis, geçen sene köylerine misafir olmuş, ekmeklerini yemişti onun. İşte bu ziyaret, ele geçirilen herkes öldürülürken Hıdır'ın amcasının hayatta dönüş biletiydi. Kapkara milisler, kestikleri kelleleri hemen bir torbaya attılar, kanlı torbayı da amcanın boynuna doladılar.
Baş başına birkaç altın için Nazımiye karakolunun yolunu tuttular. İnsanoğlunun bir hayvandan beter çıldırdığı o Ağustos günü, Mırç Tarlası'nın ortasında, untulmamış bir misafirlik hikayesi, Hıdır'ın amcasını -1990'lara kadar- hayatta tuttu. Milislerin başı hapiste delirdi sonra, öldü.
∗∗∗ Filme dönüyorum; misafir olarak girdikleri Truva'yı hilelerle yakan, yıkan, ev sahiplerini öldüren, mallarını yağmalayan, kadınları ve çocukları köleleştirenler -yani bu "büyük zafer"i kutlaması gerekenler-, tuhaf şekilde sonraki on yıllık yolculuklarında büyük bir lanetle karşılaştılar. Filmin sonuna doğru, Odysseus'un -dilenci kılığında- karısı Peneloppia'ya Truva'nın yıkımına dair anlattıkları, aslında misafirin ev sahibine ihaneti, yediği ekmeğe, içtiği suya saygısızlığının bedeli ve lanetidir ki, nitekim yolculuktan bir tek o sağ dönmüştür evine. Ancak döndüğü evde kalamayacaktır, orayı oğluna bırakacak, yeniden denize, bilinmeze açılacaktır.
∗∗∗ Film bu sahnesiyle, dağılan BM düzenine yakılmış bir ağıt gibidir. O sahneyi izleyen herkesin aklına Gazze'nin yıkımının, Lazkiye'de zamana yayılan Alevi soykırımının ve İran'a haksız ve vahşi saldırının gelmesi bir rastlantı olmasa gerekir. BM şartını bizzat kuranlar yıkmıştır, misafir, ev sahibine ihanet etmiştir yine. Destan ve film -Homeros'un aksine halkın hafızasında- hiç de savaşa övgü değildir.
Bir anti-savaş destanıdır o. Ve destan ve filmin aksine halk, hiç de egemen sınıfların "zafer" anlatılarına itibar etmez. Savaşa giden, ölen, cesedi bile bulunamayanlar -Sinon örneğindeki gibi- yoksul halktır.
Savaş hiç de onların çıkarına değildir. Sözün özü, misafirlik ilkesine ihanet, hep lanet getirir. Mırç Tarlası'ndan Filistin'e, İran'a bu hiç değişmez.