Şöhretli veya şöhret olmaya hevesli bir menemenci dükkanındayız. Menemenci her yere menemen yazmış, her yere. Girişte harf boyu iki metreyi bulan “menemen” yazan dev bir tabela var.
Yerdeki halılarda menemen yazıyor. Masanın üzerine lazerle menemen işlenmiş ve Amerikan servislerden peçetelere, tabaklardan bıçaklara kadar gözün gördüğü her yerde menemen sözcüğü var. Garson yanımıza geldi.
Menüdeki çeşit çeşit menemenlerden en basitini seçtim: “Ben sade menemen istiyorum” dedim. “Melemen” dedi garson. Göz ucuyla garsona baktım. Yirmili yaşlarda kısa saçlı, ciddi ve kendinden belirgin biçimde emin bir kadın.
Karnım açtı ve konuşacak halim yoktu, duymazdan gelmeyi tercih ettim. Yanımdaki arkadaşım: “Ben de beyaz peynirli menemen istiyorum” dedi. “Melemen” dedi garson kız. Arkadaşımla birbirimize baktık.
O benim kadar yorgun değildi sanırım. “Hayır melemen değil, menemen” dedi. Garson kız robot tonlamasıyla bir kez daha “Melemen” dedi. İlk düşündüğüm kızın kafadan kontak olduğuydu. Üç kez “menemen” demiştik ve o da üç kez “melemen” diye itiraz etmişti.
Velev ki hata yapan bizdik, bize niye düzeltiyordu? Yargılamayan, hatta sevecen bir sesle: “Bakın burada her yerde menemen yazıyor. Burası bir menemenci ve siz de bir menemenci de çalışıyorsunuz. Üzerinizdeki önlükte bile menemen yazıyor.
Buna rağmen, sanki hata yapıyormuşuz gibi düzeltiyorsunuz.” Garson bize bizim ona bakmamız gerektiği gibi, deli olduğumuzu düşünerek baktı. Ne tereddüt etti, ne gülümsedi. Siparişlerimizi o getirmedi.
Bir daha da onu görmedik. Bunu yaşadığımızda henüz Gibi’nin meşhur “Kokoreç” bölümü çekilmemişti. “Melemenci kız” hikayesini, Feyyaz Yiğit’in de gittiği Mavra Cafe dahil her yerde anlattım. Bölümü izleyince kendini dünyanın merkezi sanan her ahmak gibi “Ulan yoksa?” dedim. Sıradan insanların hayatlarında pek fazla ilginç olay olmaz.
İlginç bir durumlar yaşıyorlarsa bu da muhtemelen anlatılacak bir şey değildir. Benim gibi her hafta yazmak zorunda olan sıradan bir insansanız, hayatınızda yaşadığınız nadir ilginç olaylardan yardım alırsınız. “Melemenci kız”ın hikayesi önceleri sadece gülünç bir anıydı. Zamanla bu diyaloğu sık sık geri sardım.
Kızın ısrarla ve sadece “melemen” demesinin ardındaki sır perdesini çözmek benim için bir hafiye oyunu haline geldi. Bu sırrı çözersem bundan iyi bir yazı çıkartabilirdim. *** Öncelikle ilk seçenek, yani kızın biraz oynatmış olması pek ihtimal dahilinde değildi. Çok temiz giyinmiş, saçını başını özenle düzenlemiş, iyi görünümlü bir kızdı.
Yüzündeki ifadede delilik şöyle dursun, lisans öğrencilerini aşağılayan taze doçent türü bir kibir vardı. Deli olamazdı, deli gibi değildi. Ben de arkadaşım da bu konuda emindik. İkinci ihtimal kızın bizi trollemesi olabilirdi.
Belki yazın çalışan ODTÜ öğrencisi dalgacı bir kızdı. Kıvanç Tatlıtuğ’a asla ama onun yaşındaki bizlere komple “dayı” diyen, yaşçı mı, bakışçı mı yoksa sadece alaycı mı bilemediğin türden. Veya belki influencer’dı, bizi gizli kameraya alıyordu.
Bu tezleri çürütene kadar iki “melemen mağduru” olarak aramızda epey bir konuştuk. Sonuçta karar verdik, karşımızda ne bir deli, ne bir şakacı, ne de bir sosyal medya maymunu vardı. Bu en anlaşılır olasılıkları eleyince daha derinlere dalmaya başladık. “Cahil kibri.
Cahil işte, bu kadar basit” dedi hikayeyi duyan üçüncü bir arkadaşımız. “Ömrümüz bu andavallığı, öküzlüğü, bataklığı anlamaya çalışmak ve anlamlandırmak gayretiyle geçti. Hayatın her alanında bu tipler yok mu?
Bunlara bir şey anlatamazsın, bunları ikna edemezsin. Bunlar inanıyor olmakla övünen ve bunu bir meziyet gibi söyleyenler. Karşınıza milyonlarca örneği olan kara bir cahil çıkmış ve siz de hala ‘Neden melemen?’ diye düşünüyorsunuz.” *** Arkadaşımızın coşkusunu siyasi konjonktüre, üzerinden atamadığı yeniklik psikolojisine ve sürekli “Bu diplomaları ağaçtan mı topladık?” demelerine yorduk.
Onu anlayışla karşıladık ama hem fikir olamadık. Tüm repliği aynı sözcüğü üç kez tekrarlamaktan ibaret olsa da, garsonun cahil bir hali yoktu. Hayır, cahil olamazdı.
Biz cahili gözünden anlardık. Yani, belki de bir oranda cahildi ama bu oranda cahil olması mümkün değildi. Kim menemenci dükkanında çalışıp “melemen” der ve kim müşteriyi düzeltecek kadar sivrilir?
Cahillerin de bir haddi vardır. “Sonuçta biz o mekana giden iki yetişkin erkeğiz. Oraya sadece otomobille gidiliyor ve aracımızı gördüyse, bu araca otuz yıllık maaşıyla sahip olamayacağını biliyor. Ayrıca ondan yaşça da çok büyüğüz.
Toplumsal normların hileli terazisiyle hem cinsiyetimiz, hem sınıfsal konumumuz, hem de yaşımızla üstün konumdayız. Bize düşmanca davranması normal” dedi bir kez arkadaşım. “Ulan arabayı duyan da bir şey sanacak. O zaman Mercedes’le gidenin suratına tükürsün.
Menemenden cinsiyet eşitsizliği belki seksen IQ’luk bir kelime esprisinde çıkabilir ve son olarak daha yaşlı olmam beni üstün mü yapıyor? Onun yaşında olmak için her şeyimi veririm.” diye itiraz ettim. Özetle “melemenci kız”ın sırrını çözemedik.
Gerçi uzay boşluğunun veya ölümden sonra hayatın da sırrını çözmüş değiliz ama “melemen” nispeten daha umutlu bir vaka gibi görünüyordu. Bir gece hikayeyi bizden yıllar önce dinlemiş bir arkadaşım telefon açtı. Sanki geçen süre boyunca bunu düşünmüş gibi heyecanlıydı: “O kız bir devrimci” dedi.
“Bize demek istiyor ki, dünyanın her yerinde menemen de yazsa, sırf ben buna asla boyun bükmeyeceğim için o yemeğin adı ‘melemen’ olacak. Kurallara uymayı öylesine benimsedik ki, tek bir harfin değişimine bile tahammül edemiyoruz. Bu yüzden biz pespaye menemenleriz, o garson ise asil bir melemen.” Karnım açtı ve konuşacak halim yoktu, duymazdan gelmeyi tercih ettim.