Bugünkü köşe yazısını yazmak için bilgisayarın başına oturdum. Ne yazsam diye düşünürken aklıma gelen konuların çoğunu daha önce yazdığımı fark ettim. Enflasyonu, faizi, vergideki adaletsizliği, ücretlerin ve emekli aylıklarının baskılanmasını yazmışım.
Tekrara düşmek istemiyordum. Kolay değil tabii. Sorunlar hep aynı kalınca yazının konusu da ister istemez benzer oluyor.
Yaşananlar değişmiyor, yalnızca bunları anlatmak için kullanılan kavramlar değişiyor. Bir taraftan da sosyal medyaya bakıyordum. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in bir paylaşımı önüme düştü.
Şimşek, mazot fiyatının yüksek olmasının nedenlerinden birinin rafineri marjlarındaki artış olduğunu, bu marjların beş katına çıktığını söylüyordu. Söylediği doğru. Ham petrol fiyatlarındaki artış, pompadaki fiyatı tek başına açıklamıyor.
Rafinerilerin marjları da olağanüstü ölçüde yükseldi. Dolayısıyla vatandaş yalnızca pahalı petrolün değil, şirketlerin genişleyen kâr marjlarının da bedelini ödüyor. Ancak burada küçük bir sorun var: Mehmet Şimşek sıradan bir ekonomi yorumcusu değil.
Kendisi Hazine ve Maliye Bakanı. Bir iktisatçı ya da gazeteci, “Mazot pahalı çünkü rafineri marjları beş kat arttı” deyip meseleyi kamuoyunun dikkatine sunabilir. Fakat ekonomi politikasını kurgulayan ve yürüten kişinin görevi sorunun kaynağını göstermekle bitmez.
Asıl görevi tam da o noktada başlar. Haksızlık etmeyeyim, bir şekilde müdahale de etti. Önce eşel mobil sistemi devreye alındı, ardından 13 Ağustos’ta yayımlanan kararla motorindeki ÖTV ay sonuna kadar sıfırlandı.
Vergi eylülde 3 lira, ekimde 6, kasımda 9, aralıkta 12 lira olacak; 2027 başında 13,9 liraya çıkacak. Peki, müdahale kime yapıldı? Rafinerilerin kazancına değil, devletin kendi vergi gelirine.
Şirketlerin marjına dokunulmadı. Rahatlama geçici, rafineri kazancı karşısındaki sessizlik ise sürüyor. Bakan’ın cümlesini yarıda bıraktığı yer tam da burası.
Madem rafineri marjları beş kat arttı, bu kazançların vergilendirilmesi neden gündeme gelmiyor? Yatırımdan, verimlilik artışından ya da teknolojik başarıdan kaynaklanmayan bu ek rant için bir “olağanüstü kazanç vergisi” uygulanamaz mı? Elbette uygulanabilir.
Bu, hayali bir öneri de değil. Avrupa Birliği, 2022’de petrol, doğal gaz, kömür ve rafineri sektörlerinde geçmiş yıllar ortalamasını yüzde 20’den fazla aşan kârlar için en az yüzde 33 oranında “dayanışma katkısı” getirdi. Yani olağanüstü kazancın bir bölümünü topluma aktarmanın hukuki ve mali araçları mevcut.
Eksik olan araç değil, siyasi tercih. Böyle bir vergiyle elde edilecek gelir çiftçiye, nakliyeciye ve toplu taşımaya destek için kullanılabilir. Böylece maliyet bütçeye ve vergi mükellefine yüklenmek yerine, krizin yarattığı rantın bir bölümü topluma geri döner.
Fakat Bakan şirketlerin kazancına dokunmak yerine vatandaşa dönüp “Fiyat neden arttı, biliyor musunuz?” diye açıklama yapıyor. Biliyoruz Sayın Bakan. Bizim merak ettiğimiz, sizin bu konuda ne yapacağınız.
Tam bunları düşünürken Şimşek’in başka bir paylaşımı karşıma çıktı. Bu kez kamu borcunun milli gelire oranının yüzde 23,1 ile tarihsel olarak düşük bir seviyede olduğunu yazıyordu. Bakan’ın verdiği rakamı doğru kabul edelim.
Kamu borcunun milli gelire oranının düşük olması kuşkusuz önemlidir. Kamu maliyesi bakımından izlenmesi gereken göstergelerden biridir. Ama Şimşek bu paylaşımındaki cümleyi de yarıda bırakmış.
Çünkü borcun milli gelire oranı tek başına kamu maliyesinin durumunu anlatmaz. Borcun miktarı kadar hangi faizle ve vadeyle borçlanıldığı da önemlidir. Borcunuz düşük olabilir; fakat onu çok yüksek faizle çeviriyorsanız bütçe üzerinde ağır bir yük oluşur.
2026 bütçesinde faize yaklaşık 2,7 trilyon lira ayrılmış durumda. Bu tutar bir önceki yıla göre yüzde 40 artıyor. Yılsonu geldiğinde bunu da aşacağını biliyoruz.
Toplanan her 5 liralık verginin yaklaşık 1 lirası faize gidiyor. Üretime, eğitime, sağlığa ve sosyal politikalara ayrılabilecek kaynak, faiz geliri elde edenlere aktarılıyor. O halde şu soruyu sormamız gerekiyor: Kamu borcunun milli gelire oranı bu kadar düşükse, bütçeden faize ayrılan kaynak neden bu kadar yüksek?
Yanıt uygulanan ekonomi politikasında saklı. Enflasyonla mücadele yüksek faiz ve düşük ücret üzerine kurulduğu için kamunun borçlanma maliyeti de yükseliyor. Bu, servet yoğunlaşmasını hızlandıran bir bölüşüm mekanizmasıdır.
Kamu kâğıtlarını elinde tutanlara güvenli gelir sağlanırken ücretliye, emekliye ve çiftçiye “kaynak yok” deniliyor. Halktan ise daha fazla vergi isteniyor. Düşük kamu borcu, düşük faiz ödemesi anlamına gelmiyor.
İki paylaşım, ekonomi programının tercihlerini özetliyor. Rafineri marjları beş kat artıyor; Bakan kazancın vergilendirilmesinden söz etmiyor. Kamu borcunun oranıyla övünüyor ama faiz ödemelerinin bütçeyi neden esir aldığını anlatmıyor.
Çünkü her iki konuda da cümlenin devamı aynı yere çıkıyor: Kaynakların kimden alınıp kime aktarıldığına. Ekonomi politikası rakamları sıralama işi değildir. Asıl mesele, yükselen marjın kimin cebine girdiği, düşük borca rağmen ödenen faizin hangi kesimlere aktarıldığıdır.
Şimşek’in paylaşımlarında rakamlar var, tespitler var. Olmayan ise çözüm iradesi ve bölüşüm tercihlerinin açıkça söylenmesi. Anlaşılan o ki bugün ne yazacağımı bulmak için fazla düşünmeme gerek yokmuş.
Bakan Şimşek cümlelerini yarıda bıraktıkça, o cümleleri tamamlamak da yine bize düşüyor.