Marlon Brando
İnsan dünyayı kendisine hayran bırakırken kendisiyle neden barışamaz? Bazı insanlar dünyaya bir yüzle gelir, bir başka yüzle yaşar. Bir de Marlon Brando gibileri vardır; yüzleriyle dünyayı büyüler, bizde o büyünün...
İnsan dünyayı kendisine hayran bırakırken kendisiyle neden barışamaz? Bazı insanlar dünyaya bir yüzle gelir, bir başka yüzle yaşar. Bir de Marlon Brando gibileri vardır; yüzleriyle dünyayı büyüler, bizde o büyünün ardındaki insanı merak etme isteği uyandırırlar.
Sinema perdesinde bir tanrı gibi görünen adam, ışıklar söndüğünde kimdir? Alkışların gürültüsü dinince insanın kendisinden daha yüksek sesle konuşan başka bir şey var mıdır? Marlon Brando, yalnızca bir oyuncu değildi.
Onu izlemek, insanın kendisini oynarken kendisinden nasıl kaçabildiğini düşünmekti biraz da. Hollywood’un cilalı vitrinine bir balyoz gibi girdi. Yerleşik erkek yıldız imgesinin kusursuz takım elbiselerine, düzgün cümlelerine ve ölçülü gülümsemelerine sığmayan bir hali vardı.
Sahneye çıktığında sanki bütün bu ezberlerin altına bir kibrit çakıyordu. Konuşurken kelimeleri ağzında yuvarlıyor, bakışlarını kaçırıyor, bedenini bir karakterin içine yerleştirmek yerine karakterin bedeninde yaşıyordu. Kusuru güzelliğe, tereddüdü güce, suskunluğu cümleye dönüştürüyordu.
İnsanlar ona baktıklarında bir yıldız görüyordu. Oysa perdeye yansıyan şey, yıldız olmanın çok ötesinde bir huzursuzluktu. Çünkü Brando, karakterlerini yalnızca canlandırmıyordu.
İnsanın içindeki çelişkiyi görünür kılıyordu. Öfkeyi, arzuyu, korkuyu, iktidarı, çaresizliği aynı bedende buluşturuyordu. Onun oyunculuğunda insan, kendisini bütünüyle kontrol edebilen bir varlık olmaktan çıkıyor; bastırdığı dürtülerin, taşıdığı yaraların ve söyleyemediği hakikatlerin toplamına dönüşüyordu.
Belki de bu yüzden Stanley Kowalski’yi izlerken yalnızca kaba kuvveti değil, o kuvvetin arkasında sezilen ilkel korkuyu da hissederiz. Arzu Tramvayında Brando’nun bedenine yerleşen erkeklik, güvenli bir liman değil, sürekli kendisini ispatlamak zorunda kalan bir iktidar gösterisidir. Bağıran, hükmeden, alan kaplayan erkeğin gürültüsünde, kırılganlığını bastırma çabası da duyulur.
Bu kırılganlık, uyguladığı şiddeti masumlaştırmaz; gücünü neden durmadan başkaları üzerinde sınamak istediği sorusunu büyütür. Ne tuhaf değil mi? İnsan bazen en çok güçlü görünmeye çalıştığı yerde zayıflığını ele verir.
Brando’nun asıl mahareti, bu çelişkiyi seyirciye açıklamadan gösterebilmesiydi. Bize karakterin neden böyle olduğunu anlatmıyordu, davranışlarının içinde saklanan çatlağı görmemizi sağlıyordu. Böylece sinema, insanın kendisine tutulmuş bir aynaya dönüşüyordu.
Ama aynalar her zaman hoşumuza giden şeyleri göstermez. Sonra bir gün karşımıza Don Vito Corleone çıktı. Baba filminde Brando, iktidarın yalnızca silahla, parayla ya da emirle kurulmadığını gösterdi.
Bazen iktidar, ağır ağır konuşan bir adamın odadaki herkesi kendisine doğru eğmesidir. Bazen bir el hareketi, bir suskunluk, bir kediyi okşayan parmakların sakinliğidir. Bazen de insanlara korku salarken onlara aile sevgisinden söz edebilmektir.
Don Vito Corleone, aileyi korumakla aile adına hükmetmek arasındaki sınırın silindiği yerde durur. Sevgisi vardır ama bu sevgi masum değildir. Koruma sunar, karşılığında sadakat bekler.
İnsanları korur ama koruduğu dünyanın kurallarını da kendisi belirler. Merhametiyle tehdidi aynı cümlede buluşturabilir. Brando burada bize yalnızca bir mafya babasını anlatmaz, insanın iktidarla kurduğu kadim ilişkinin anatomisini çıkarır.
İnsan neden kendisine boyun eğilmesini ister? Koruma arzusu ne zaman sahiplenmeye, sahiplenme ne zaman tahakküme dönüşür? Aile dediğimiz kurum, sevgiyi büyüttüğü kadar iktidarı da gizleyebilir mi?
Don Vito’nun dünyasında sevgi, özgür bırakmakla değil, bağlı tutmakla ölçülür. Herkesin bir yeri, herkesin bir borcu, herkesin ödemesi gereken bir bedeli vardır. Düzen kusursuz görünür çünkü itirazın bedeli yüksektir.
İşte büyük oyunculuk budur: Bir karakteri yalnızca sevdirmek ya da nefret ettirmek değil, onun içinde kendimize ait bir parçayı fark etmemizi sağlamak. Brando’nun Don Vito’suna hayranlık duyarken onun dünyasının ahlaki bedelini de görürüz. Karizmanın adalete, gücün haklılığa, aile sevgisinin masumiyete eşit olmadığını hatırlarız.
Bir insanın etkileyici olması, onun haklı olduğu anlamına gelmez. Güçlü bir karaktere sahip olmakla doğru bir karaktere sahip olmak arasında, insanlığın asırlardır kapatamadığı bir uçurum vardır. Peki, bütün bu karakterlerin ardındaki Marlon Brando kimdi?
Çünkü bir oyuncunun canlandırdığı insanların en gizli duygularına ulaşabilmesi, kendi hayatındaki düğümleri de aynı ustalıkla çözebildiğini göstermez. Brando’nun yüzünde gördüğümüz huzursuzluğu onun bütün hayatının açıklaması sayamayız. Yine de o yüze bakarken şunu sormadan edemeyiz: İnsanın milyonlar tarafından tanınması, kendisine yabancılaşmasını engeller mi?
Şöhret, insanı başkalarının gözünde büyütür. Peki, kendi gözünde de büyütebilir mi? Burada romantik bir acı hikayesi anlatmak istemiyorum.
Her mutsuzluğu sanatın bedeli saymak, her kırgınlığı dehanın kanıtı kabul etmek de başka bir tür kolaycılıktır. Acı çekmek insanı kendiliğinden bilge yapmaz, yetenek de insanı ahlaken kusursuz kılmaz. Bir sanatçının hayatındaki çatışmaları yalnızca sanatçı ruhunun kaçınılmaz bedeli diye açıklamak, insanın karmaşıklığını başka bir kalıba hapsetmek olur.
Brando üzerine düşünürken dönüp dolaşıp geldiğim yer, alkışın insana ne kadar yetebileceği sorusudur. Bir insanın alkışlanması, anlaşılması değildir. Beğenilmesi, sevilmesi değildir.
Hayranlık uyandırması, kendi hayatını yönetebildiği anlamına gelmez. Belki de çağımızın en büyük yanılgısı, görünür olmayı var olmakla karıştırmasıdır. Bugün milyonlarca insan kendisini göstermek için uğraşıyor.
Fotoğraflar, takipçiler, beğeniler, alkışlar… Herkes birilerinin gözünde bir yere sahip olmak istiyor. Fakat insan, kendisini başkalarının bakışında kurmaya başladığında o bakışın esiri olmaya da başlıyor. Alkış kesildiğinde kim olduğunu hatırlamakta zorlanıyor.
Brando’nun yıldızlığı bu nedenle yalnızca Hollywood’un geçmişine ait değil. Bize, kendi hayatımızda da karşılaşabileceğimiz bir çelişkiyi düşündürüyor: Başkalarının gözünde birine dönüşürken kendine yabancılaşmak. Oscar’ı reddetmek: Bir ödülden daha fazlası 1973 yılında Brando, Baba filmindeki Don Vito Corleone rolüyle kazandığı En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ını kabul etmedi.
Törene kendisi gitmedi. Sacheen Littlefeather, onun adına sahneye çıkarak Amerikan yerlilerinin sinema ve televizyondaki temsiline ve o sırada Wounded Knee’de yaşananlara yönelik protestosunu dile getirdi. Bu olay, Brando’nun şöhretini toplumsal bir meseleye dikkat çekmek için kullandığı anlardan biri olarak tarihe geçti.
Kariyerinin en ikonik rollerinden biriyle kazandığı ödülü reddederken, kendisi için açılmış sahnede başka insanların duyulmasını istedi. Bu karar, sanatçının toplumsal sorumluluğu üzerine önemli bir soru bıraktı: Sanatçı, kendisine verilen alkışı kabul edip dünyanın geri kalanına sırtını dönebilir mi? Yoksa kendisine açılan sahnenin, başkalarının susturulduğu bir dünyanın parçası olduğunu fark ettiği anda başka bir sorumluluk mu üstlenir?
Brando’nun Oscar protestosunu anlamlı kılan, ödülü kabul etmemesi kadar, sinemanın temsil ettiği insanlara nasıl baktığını tartışmaya açmasıydı. O gece Hollywood’un en parlak sahnesi, kendi görüntüsünün dışına bakmaya zorlandı. Ama burada da bir çelişki vardı: İnsan, bir sistemin içinden yükselip o sistemi eleştirebilir mi?
Elbette edebilir. Hatta bazen eleştirinin en etkili olduğu yer, tam da sistemin merkezidir. Ancak asıl mesele, protestonun ne kadar dikkat çektiği değil, işaret ettiği sorunun ne kadar ciddiye alındığıdır.
Bir gecelik manşet, yüzyıllık bir adaletsizliği ortadan kaldırmaz. Yine de bazen tek bir hareket, toplumun görmezden gelmeye alıştığı bir meseleyi konuşulur hale getirebilir. Brando’nun bıraktığı sorulardan biri budur: Sanatın gücü, yalnızca insanları eğlendirmesinde mi, yoksa onların bakışını değiştirebilmesinde mi saklıdır?
Peki, insan kendi hayatının başrolünde mi? Marlon Brando’ya dönüp baktığımda en çok bu soruda takılıyorum. Bir insan, perdede unutulmaz karakterler yaratabilir, peki kendi hayatında nasıl bir karakterdir?
Dünyaya Don Vito Corleone’yi armağan eden adamı ne kadar tanıyoruz? Bir başkasının öfkesini, sevgisini, korkusunu bu kadar sahici biçimde canlandıran oyuncunun kendi duygularıyla ilişkisi hakkında ne biliyoruz? Belki de bildiğimizi sandığımızdan daha azını.
Çünkü bir insanın hayatını filmlerinden ibaret sanmak, onu yeniden bir karaktere indirgemektir. Brando’yu yalnızca asi, yalnızca dahi, yalnızca huzursuz ya da yalnızca trajik bir figür olarak anlatmak, onun insani karmaşıklığına haksızlık olur. Bir insanı anlamak, onu tek bir sıfatın içine yerleştirmekten vazgeçmekle başlar.
Belki Brando’nun bize bıraktığı en önemli sorulardan biri de budur: İnsan, kendisine biçilen role ne kadar sığabilir? Ne Hollywood’un istediği yıldız olmak zorundadır ne de seyircinin görmek istediği efsane. Ne bütün hayatını başarıyla açıklamak zorundadır ne de her başarısızlığını sanatının bedeli olarak sunmak.
İnsan, çelişkileriyle insandır. Fakat çelişkilerini görmek, onları kutsamak anlamına gelmez; aksine, onlarla yüzleşmenin ilk adımıdır. Brando’nun sinemadaki başarısı ve insanı büyüleyen tarafı kusursuzluk değildi.
Kusurun içindeki hakikatti. Bir bakışın tereddüdünde, bir cümlenin yarım kalışında, bir bedenin öfkeyle gerilmesinde insanın kendi içindeki karmaşayı görüyorduk. Ve belki de bu yüzden onu hala konuşuyoruz.
Çünkü bazı oyuncular bir rolü oynar, bazıları ise o rolün içinde kendimizden sakladığımız bir şeyi görünür kılar. Sonunda geriye şu soru kalır: Dünyanın bizi alkışlaması için kaç farklı kişiye dönüşüyoruz ve bütün o alkışlar sustuğunda, geriye kalan kişiyi hala tanıyabiliyor muyuz? Belki de insanın hayat boyu öğrenmesi gereken en zor rol, kendisi olmaktır.



