Mahşere Kalan Hesap
“Dünya herkesin ihtiyacına yetecek kadarını sağlar; fakat herkesin hırsını karşılamaya yetecek olanı değil.”— Mahatma Gandhi Mesele aslında tam da burada başlıyor: İhtiyaç ile hırs arasındaki o uçurumda. Bir tarafta...
“Dünya herkesin ihtiyacına yetecek kadarını sağlar; fakat herkesin hırsını karşılamaya yetecek olanı değil.”— Mahatma Gandhi Mesele aslında tam da burada başlıyor: İhtiyaç ile hırs arasındaki o uçurumda. Bir tarafta ömrünü çalışarak tüketen insanlar var. Haramdan sakınan, kimsenin malına göz dikmeyen, sabahın karanlığında işe gidip gecenin yorgunluğunda evine dönen insanlar… Öyle süslü kelimelerle anlatmaya da gerek yok; kimi zaman gerçekten insanüstü bir gayretle çalıştık.
Ellerimiz nasır tuttu, tırnaklarımız kırıldı, gençliğimiz geçti. Bir evimiz olsun, çocuklarımızın geleceği olsun, yarın kapımız çalındığında kimseye muhtaç olmayalım diye. Fakat yıllar geçtikçe gördük ki insanın cebinden para yalnızca harcarken çıkmıyor.
Bazen enflasyonla, bazen adaletsiz bölüşümle, bazen emeğin değersizleşmesiyle alın teriniz gözünüzün önünde eriyip gidiyor. Sen çalışıyorsun ama yetişemiyorsun. Sen tasarruf ediyorsun ama birileri senden daha hızlı zenginleşiyor.
Sen yıllarca biriktiriyorsun, başkaları çok kısa zamanda servetlerine servet katıyor. İnsanın canını yakan fakirlikten önce adaletsizlik duygusudur. Haram yemedik hamdolsun.
Haramın tozuna dahi meyletmemeye gayret ettik. Fakat şu dünyadan nasibimize çoğu zaman rahatlık değil, mücadele düştü. Bizim inancımızda hesabın yalnız bu dünyada görülmediğini biliyoruz.
İnsan mahkemelerinden kaçılabilir, kanunların boşluklarından geçilebilir, güç sayesinde hesap ertelenebilir. Fakat kul hakkının görüleceği mahkemede ne makam vardır ne servet ne nüfuz. Dilerim hakkımız varsa orada eksiksiz verilir.
Asıl mesele ise yalnızca para değildir. Bir ülkede siyaset ekonomiye yön verirken kamu yararını, hukuku ve toplumsal huzuru gözetmek zorundadır. Fakat ekonomik güç siyasetin, hukukun ve devlet kurumlarının üzerinde belirleyici hâle gelirse tehlike başlar.
Çünkü para yalnızca para olarak kalmaz; nüfuz üretir, imtiyaz üretir, güç üretir. Sonunda servet belirli ellerde yoğunlaşırken toplumun geri kalanına borç, geçim sıkıntısı ve gelecek kaygısı düşebilir. Oysa bir devletin temeli ne borsa endeksidir ne büyüme rakamıdır ne de beton miktarıdır.
Ekonomi onların üzerine inşa edilir. Adaleti ekonominin altına koyarsanız gün gelir para büyür fakat insan küçülür. Şehirler büyür fakat aile küçülür.
Rakamlar büyür fakat umut küçülür. Bugün üzerinde düşünmemiz gereken bir başka mesele de toplumun manevi yapısıdır. Aile sürekli tartışmaların ortasında.
Kadın ile erkek birbirinin rakibiymiş gibi sunuluyor. Anne, baba, çocuk ve yuva kavramları giderek ekonomik ve kültürel baskının altında eziliyor. İnsan yalnızlaşıyor; yalnızlaşan insan daha çok tüketiyor fakat daha az huzur buluyor.
Bütün bunların sonucunda faturayı yalnız ekonomiye kesmek de eksik kalıyor. Çünkü ekonomik çürüme ile ahlaki çürüme çoğu zaman birbirinden tamamen bağımsız değildir. Bir başka ağır mesele ise din üzerinden yaşanan hayal kırıklığıdır.
Müslüman olduğunu söyleyen birinin hırsızlığı, ahlaksızlığı veya zulmü İslam'ın kusuru değildir. Fakat dini temsil iddiasındaki insanların yanlışları, toplumun gözünde doğrudan dine yazıldığında çok büyük bir tahribat ortaya çıkar. İnsanların İslam'dan soğuması için bazen İslam'a dışarıdan saldırılmasına dahi gerek kalmaz.
Dini dil kullanan fakat adaletten uzaklaşan insanlar bunu zaten başarır. Diline Allah'ı alıp kul hakkı yiyen, namazından bahsedip yetimin hakkını gözetmeyen, ahlaktan söz edip menfaat karşısında susan biri yalnız kendisini kirletmez; temsil ettiğini iddia ettiği değerlere de zarar verir. Müslümanlığı kötü Müslümanlardan öğrenen bir nesil yetişirse, insanlar önce Müslümandan, sonra dinden uzaklaşabilir.
Bu sebeple bugün yeniden sormamız gerekiyor: Zenginin daha zengin, fakirin daha fakir olduğu bir ülke mi? Güçlünün hukukunun geçtiği bir ülke mi? İnsanın değerinin banka hesabıyla ölçüldüğü bir düzen mi?
Yoksa alın terinin karşılık bulduğu, kimsenin hakkının kimseye yedirilmediği, devlet karşısında herkesin eşit olduğu, ahlakın yalnız kürsülerde değil hayatta da karşılığının bulunduğu bir memleket mi? Çünkü mesele sağ-sol meselesinden, iktidar-muhalefet tartışmasından çok daha büyüktür. Ve adalet bir ülkeden çekildiğinde geriye zenginlik kalsa bile huzur kalmaz.
Belki dünya gerçekten hepimizin ihtiyacına yetecek kadar büyük. Fakat belli ki insanın hırsına yetecek kadar büyük değil. Onun için medeniyet dediğimiz şey, insanın önüne daha fazla servet koymak değil; hırsının önüne hukuk, vicdan ve ahlak koyabilmektir.
Aksi hâlde geriye tek bir soru kalır:



