Spor

“Lasciatemi Cantare”

Başlığı tercümeye gerek yok herhalde. Belli bir yaşa gelmiş ve 70’leri yaşamış her Türk’ün mâlûmudur bu İtalyanca şarkı. “Laşantemi Kantaaareeee” diyeyim de anlaşılsın. Hani şu nakaratı “Sono un İtaliano” olan şarkı....

13 okuma

Başlığı tercümeye gerek yok herhalde. Belli bir yaşa gelmiş ve 70’leri yaşamış her Türk’ün mâlûmudur bu İtalyanca şarkı. “Laşantemi Kantaaareeee” diyeyim de anlaşılsın.

Hani şu nakaratı “Sono un İtaliano” olan şarkı. Türkçe’ye “Bırakın şarkı söyleyeyim…” diye tercüme edebiliriz. Dün Beşiktaş İnönü’de bu şarkıyı şöyle “aranje” etti: “Bırakın da futbol oynayalım…” Sahada o kadar çok güzellik vardı ki.

Bir kere, artık Beşiktaş maçlarında adet haline gelmekte olacak bir şekilde maç öncesinde İtalyanca şarkılar çalınıyor. Başta Vincenzo İtaliano olmak üzere başarılı teknik heyete harika bir jest olarak. Tabii Juventus formasını giymiş, Vlahoviç gibi oyunculara da… Tribün, hafta içinde kulübün medya deportmanının yaptığı harika bir klipten esinlenerek “Pınarbaşı Burma Burma…” türküsünü “1 numaralı tezahürata” çevirmiş.

Maçın başlama düdüğü ile birlikte “Üçlü”yü terkedip, bu türküyü söylediler. Maç sonunda da takım toplu halde (Hoca ve teknik heyet de dahil) tribüne gelerek üçlü çektirmek yerine yere çömelip bu türküyü söyledi tribünle birlikte… Futbol, özellikle de yıllardır ızdırap hatta işkence çeken taraftarın gönlünü fethedecek, şöyle “arkasına yaslanıp maç izleme zevkini” tattıracak düzeyde güzel. Takır takır top oynayıp gol atıyor Beşiktaş.

Öylesine düzgün işleyen bir makineye dönüştürmüş ki bu takımı İtalyan hoca, arada bir yapılan hatalarda ve top kayıplarında tribün, “hoca kadar bile” kızmıyor takıma. “Nasıl olsa biraz sonra atarız bir tane daha” diye izliyor maçı… Bu “bir tane daha” lafının altını kalın bir çizgiyle çizeyim. Bakın, şunu hatırlatayım.

Bu takım, (Fenerbahçe maçını saymıyorum) son iç saha maçında 7 tane gol attı, 6 tanesi sayıldı. Dün gece 5 tane attı 2 tanesi sayıldı. Toplam 14 gol eder.

2 maçta… Fenerbahçe maçını ayrı yere koyuyorum. Şimdi sen, bu takımla ancak “futbol dışı” hatta daha da ileri gidip söyleyeyim, hukuk ve ahlak dışı yöntemlerle başedebilirsin. Dünkü vicdansız ve ahlaksız hakemi kastediyorum.

Taraflı tarafsız herkes bir daha izlesin pozisyonları. Czerny’nin attığı gole “faul” diyecek hakeme (ve VAR hakemine) ben bırakın maç yönettirmeyi, çarşı içinde midye dolma sattırmam. Agbadou’nun göğsü ile omzu arasındaki bölgeye değen topta, “elle oynama” kararı alan hakem ve VAR’a, inşaatta tuğla taşıttırmam.

Bu kadar diyorum. Açın, interneti ikisini de izleyin. Verilmeyen penaltıları tartışmıyorum.

Bakın, o tür pozisyonlarda hakemin takdir hakkına her halükarda saygı duyarım. Takdirdir… Oh’u çekip indirdiler mi? Yoksa “biraz kolay mı düşmüş…” tartışırız.

Ama birader! Sen 2 bariz golü vermezsen, aklıma şüpheler düşer. Her maçta 5, 6, 7 tane mi atacak bu takım?

Ki, 3’ü sayılsın da galip gelsin. Böyle rezalet olur mu? Maçı izlerken yanımdaki meslektaşım, hakemle ilgili kullandığım lafları (buraya yazamam tabii ki) duyduklarında kahkahayı bastılar.

Maç boyunca güldüler, eve giderken hâlâ bana hatırlatıp gülüyorlardı… Ama gülünecek bir durum yok ortada. Skandal sözcüğü bile antalamaz durumu. Böyle gitmez bu iş.

Alanya maçı, Çorum maçı, dün de Erzurumspor maçı… Bunları geçtik. Yarın daha kritik bir maçta, şampiyonluk yarışını etkileyecek bir maçta, 1 puanın 1 gülen öneminin on milyonlarca Euro’ya malolacağı bir maçta yaparsanız bunları? O zaman ne olacak?

Bırakın da oynayalım yahu! Oyuncuların hepsini tebrik ediyorum. Bir tek Orkun Kökçü’ye bir sitemim var.

Sen kaptansın. Takım ruhunun iliklerine işlemesini anlarım, hırsını, motivasyonunu filan da. Ama her tartışmalı düdükte hakemin burnun dibine girip itip kakmanı, horozlanmanı anlamam.

Sarı kartı bağıra bağıra davet ediyorsun. Başka arkadaşın yapsa ben araya gireceksin. Ama her maç aynı şeyi yapıp sarıt kart görmek standart hale gelmiş.

Bu çocuğa “psikolojik coaching” şart. Öfke kontrolü eğitimi şart. Futboluna şirşey demiyorum.

Takımı maestro gibi yönetmene de.. Ama bu olmaz.  Son olarak, Vincenzo Hoca’ya mutlaka bir paragraf açmam lazım. Adam, profesyonel bir futbol takımının teknik direktörü değil.

Adeta, bir özel koleji beden eğitimi öğretmeni olarak gelmiş. Hani şu “Beyaz Gölge” dizisindeki basketbol hocası vardı ya… Talebelere hem öğretiyor hem oynatıyor, hem de “ailenin” bir parçası (babası) gibi… Maç öncesi ısınma antrenmanında bile yanlarında. Sevinci de, öfkeyi de, hırsı da, gururu da “takımın bir parçası” olarak yaşıyor.

Bu adamı tutun. Gerekirse 20 sene filan… Sir Alex (Ferguson) gibi davranın bu adama. İtalyanca başladık, öyle bitirelim: “Grazia mille signore”

İlgili Haberler