HBO’nun yeni DC dizisi Lanterns’i izlerken beni en çok şaşırtan şeylerden biri John Stewart’ıvegan olmasıydı. “Şaşırtan” diyorum çünkü 2026’da hâlâ bir süperkahramanın vegan olması, özellikle de Green Lantern gibi popüler kültürün en bilinen figürlerinden birinin bunu karakterinin doğal bir parçası olarak taşıması yeterince sıradan değil. Ben 1993’ten beri vejetaryen, 2000’den beri veganım ve sanat alanında hayvanların yalnızca dekor, metafor, kurban ya da insan hikâyelerinin duygusal malzemesi olmaktan çıkıp kendi varlıklarıyla görünür olmasını hâlâ umutla bekliyorum.
Lanterns bunu özellikle dördüncü bölümde unutulmaz bir biçimde yapıyor. Yüksek teknolojili bir kesimhanede bir inek bir portalden çıkıyor ve lazerlerle saniyeler içinde parçalanıyor. Kan her yere sıçrıyor.
Hal neye uğradığını şaşırmışken John Stewart sakince tek cümleyi söylüyor: “İşte bu yüzden veganım.” Sahne komik, hatta fazlasıyla absürt; ama aynı zamanda rahatsız edici derecede doğrudan. Modern et endüstrisinin steril, teknolojik ve görünmez kılınmış şiddetini birkaç saniyede görünür hale getiriyor. Üstelik John bunu bir manifesto okuyarak değil, gördüğü şey karşısında verdiği doğal bir tepkiyle söylüyor. Sahnenin başarısı tam burada: Veganlık karakterin üzerine yapıştırılmış bir mesaj değil, onun dünyayla kurduğu etik ilişkinin parçası.
Senaryo “bakın, bu karakter vegan” diye bağırmıyor; karakterin bir hayvanın öldürülmesi karşısındaki tavrını gösteriyor. FARKLI ÇEHRE John Stewart’ın veganlığı DC evreninde gökten düşen bir fikir de değil. Beast Boy’dan Animal Man’e, Damian Wayne’den Connor Hawke’a kadar hayvanlarla kurulan ilişkinin ahlaki boyutunu karakterlerinin parçası haline getiren kahramanlar daha önce de vardı.
Beast Boy için hayvanlarla kurduğu ilişki, bedenini farklı türlerin biçimine dönüştürebilmesi nedeniyle özel bir anlam taşıyor; ancak bu durum onun mutlaka vegan olduğu anlamına gelmiyor. Animal Man ise hayvan haklarını, deneyleri ve türcülüğü doğrudan hikâyelerinin konusu haline getiriyor. Damian Wayne’in bir kesimhaneyi gördükten sonra et yemeyi bırakması da aynı damarın başka bir örneği.
Fakat John Stewart’ın Lanterns’taki hali bu repertuvara farklı bir çehre ekliyor: Hayvanlarla empati kuran naif bir genç ya da çevreci bir aktivist değil, sert, disiplinli, askerî geçmişi olan, stoik bir erkek. Vegan süperkahramanı kırılganlığın değil, iradenin; romantik doğa sevgisinin değil, etik bir kararın temsilcisi olarak kuruyor. Üstelik Green Lantern mitolojisinin temelindeki “güce sahip olanın kendini savunamayanı koruması” fikrini insan türünün dışına doğru genişletiyor.
Evrenin bir ucundaki canlıları korumaya yemin edip yanı başındaki hayvanların acısını görmezden gelmek, artık eskisi kadar rahat geçiştirilebilecek bir çelişki değil. DEDEKTİFLİK TONU Ama Lanterns yalnızca vegan bir Green Lantern’dan ibaret değil. Neyse ki.
Dizi, klasik bir süperkahraman gösterisinden çok bir suç hikâyesi gibi ilerliyor: Küçük bir kasabada işlenen cinayet, giderek galaktik ölçekte bir gizeme dönüşüyor. True Detective havasını taşıyan karanlık atmosfer, Nebraska’nın tozlu ve tekinsiz manzaralarıyla uzaydan gelen teknoloji ve tehditleri yan yana getiriyor. Kyle Chandler’ın Hal Jordan’ı yorgun, alaycı, deneyimli ve tükenmiş bir polis gibi; Aaron Pierre’in John Stewart’ı ise daha kontrollü, sert ve içine kapanık.
İkisinin arasındaki güvensizlik ve zamanla oluşan zorunlu ortaklık dizinin en güçlü taraflarından. Süper güçlerin mümkün olduğunca geri planda tutulması da karakterlere ve ilişkiye alan açıyor. Bu tercih Lanterns’ı alıştığımız parlak, gösterişli süperkahraman anlatılarından ayırıyor.
Ancak dizi kusursuz değil; yer yer tanıdık formüllere yaslanıyor ve yarattığı atmosferin vaat ettiği özgünlüğü her zaman aynı ölçüde sürdüremiyor. Yine de özellikle John Stewart’ın karakterizasyonu, dizinin süperkahramanlarını önce insanlaştırıp sonra kahramanlaştırma yaklaşımının iyi bir örneği. 'ET YEMEDEN KAS OLMAZ' Bir ineğin birkaç saniyeliğine ekranda görünmesi ve bir süperkahramanın “İşte bu yüzden veganım” demesi elbette sinema ve televizyonda hayvanların temsili sorununu çözmüyor.
Ama benim için önemli bir işaret. Çünkü yıllardır beklediğim şey tam da bu: Hayvanların hikâyelerde yalnızca insanların ne hissettiğini anlatmak için kullanılan figürler olmaktan çıkması. Güçlü olmak öldürmek, erkek olmak avlanmak, kas yapmak da et yemek anlamına gelmiyor.
Bunların birbirine bağlandığı o eski erkeklik mitinin artık sonlanması gerekiyor. Ve söylemeden edemeyeceğim: 2026 olmuş, hâlâ “et yemeden kas olmaz”, “erkek adam et yer” diyenler var. Bunun artık adı cehalet değil, düpedüz …