Sabahın erken bir saatiydi. Çok beğendiğim bir kafeden kahvemi alıp dışarı çıkacakken genç bir kadın beni görmeden koluma çarptı; kahve üstüme döküldü. İşe gidiyordum; üstümün başımın haline mi, sıcak kahvenin sabahın serinliğinde vücudumu yakmasına mı üzülsem bilemedim.
Sonuçta herkesin başına gelebilecek bir kaza. Ama genç kadın öylesine üzüldü, öylesine telaşlandı ki kendi halimi unutup onu teselli ederken buldum kendimi. Üstümü başımı silip yeniden kahve alırken yanımdan ayrılmıyor, ikide bir yeniden özür diliyordu.
“Affedersiniz,” dedim, “soyadınız Çervyakov olabilir mi?” Anlamadı. Çehov’un ‘Bir Memurun Ölümü’ öyküsündeki küçük memur. Çervyakov tiyatroda hapşırır. Öndeki koltukta oturan yaşlı adam kel kafasını eldiveniyle siler; Çervyakov onun bir general olduğunu o zaman fark eder.
Eğilip özür diler; general “Bir şey yok” der. Perde arasında yeniden gider: “Kasten yapmadım.” General artık sinirlidir: “Ben unuttum bile, siz hâlâ aynı şeyi söylüyorsunuz.” Ertesi gün generalin kabul saatinde sıradadır. Bir gün sonra yine.
General sonunda bağırır: “Defol!” Çervyakov eve döner, üniformasını çıkarmadan divana uzanır ve ölür. Gülünç, çünkü tanıdık. Ortada bir suç yok: Hapşırık kasıtsız, general Çervyakov’un amiri bile değil; karısı bunu öğrenince rahatlar, kendisi rahatlamaz. Suçluluk yapılan bir şeye bağlanır, utanç bütün benliğe.
Hapşırık bir eylem değil, bir ifşa; küçük memurun bedeni bir saniyeliğine generalin çıplak kafasına sıçramıştır. Suçun tamiri olur, utancın olmaz. Çervyakov her seferinde ifşayı suça çevirmeye çalışır, çünkü suç bağışlanabilir ve bağışlanan biri kişi sayılır.
Generalden af değil, “bana haksızlık ettin” cümlesini ister. “Bir şey yok”, onun kulağında “sen de yoksun” diye çınlar; her ret utancı büyütür, büyüyen utanç yeni bir özür ister. Her özür de o kel kafaya bir daha tükürmek demek; general bunu hisseder, Çervyakov hissedemez.
“Defol!” diye bağırdığında general onu ilk kez adam yerine koyar, kovmak için de olsa. Onu var eden tek yer o rütbe düzeni; düzenin dışında bir Çervyakov yok. Türkçede özür dilemenin üç bildik kalıbı var. İçlerinde kusurun varlığını kabul eden tek kalıp “kusura bakma”; ama söylediği anda karşıdakine iş verir: bakma.
Kusur ortada, gözünü çevirmek senin. “Özür dilerim” kusurdan hiç söz etmez; özür, sözlükte bağışlanmak için ileri sürülen sebep, yani mazeret. Yaptığımı söylemeden muaf tutulmayı dilerim.
“Affedersin” geniş zamanla söylenmiş bir tespit: Sen affedersin. Af, ben bir şey söylemeden verilmiş sayılır. Üçünde de “yanlış yaptım” yok; bakacak, mazur görecek, affedecek olan hep öteki.
Bir de herkesin bildiği hali var: “Kusura bakma ama…” Hakaretten önce alınan izin, suç işlenmeden dilenen özür. Çervyakov gibi sürekli özür dileyenler var; geç kalmadan, kapıdan girerken, yer kaplarken, ağlarken. Dışarıdan alçakgönüllülük gibi görünür. Ronald Fairbairn 1943’te başka bir şey görmüştü: Kötü muamele gören çocuk kötülüğü anne babasından alıp kendine yükler; onlar iyi kalsın diye kendisi kötü olur.
“Ben kusurluyum” diyen, aslında “sen kusursuzsun, kızma, gitme” der. Karşısında bir de hiç özür dilemeyen var; onun için kusurunu söylemek küçük bir cümle değil, binanın çökmesi. Ayşe Uskul’un ekibinin Türkiye dahil on dört toplumda yürüttüğü 2025 araştırmasında özür dilemeyenlerin boş durmadığı görüldü: En sık yol “güzel bir jest”, çoğu zaman bir çaya davet; Ortadoğu’da araya birini koymak.
Melanie Klein’ın manik onarım dediği şeyi andırıyor: Hasarı görmeden, hediyeyle onarmak. Yıllarca küs kalan iki kardeş, araya giren bir dayı, bayramda öpülen bir el; kimse “yanlış yaptım” demez, herkes barışmış sayılır. Dostoyevski ‘Karamazov Kardeşler’de özrün işleyen halini göstermişti. Genç subay Zinovy, düellodan önceki akşam emir eri Afanasy’nin yüzüne iki tokat atar.
Sabah, ölen ağabeyini hatırlar; erin odasına gider, “dün seni dövdüm, bağışla” der ve ayaklarına kapanır; Afanasy titreyerek ağlamaya başlar. Bu sahnede kalıp yok, mazeret yok; bir adam başka bir adamın önünde yere eğilir. Özür, karşıdakinin gözünü çevirmesini değil tam tersini ister: Bak. Devletin dilinde bu sahne yok.
Kenan Evren yargılandığı davada pişman olmadığını söyledi; daha önce işkence sorulduğunda “özür dilemek o zamanki bakanlara düşer” demişti. Kusur var, bakması gereken başkası. Devlet özür dilemez; görevden alır, tutuklar, başsağlığı diler.
Birini kapı dışarı edince kusur da onunla çıkmış sayılır. Özrün hiç dilenmediği yerde af yine de verilir, hem de kalabalıkça: Cenaze namazında imam sorar, “Hakkınızı helal ediyor musunuz?” Avlu bir ağızdan “helal olsun” der; ölünün kimi kırıp kimden özür dilemeden gittiği sorulmaz. Yatıştırmaya çalıştıkça genç kadın daha çok özür dilemişti. Generalin cümlesini ben de kurmuştum; teselli de şaka da “bir şey yok” demenin birer yolu.
O ise bir şey olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Çehov, Çervyakov’u üniformasını çıkarmadan divana yatırmıştı. Ben gömleğimdeki lekeyle işe gittim; kimse bakmadı…