Küstüm sana
Yirmi yıldır küs olduğum eski bir dostumdan mektup aldım. Bir yazım eline geçmiş, onu balıkçı kahvesi günlerine götürmüş, bana yazmış. Küsler aracıyla konuşur, bizimki yazı olmuş. Neden küstüğümüzü o da hatırlamıyor,...
Yirmi yıldır küs olduğum eski bir dostumdan mektup aldım. Bir yazım eline geçmiş, onu balıkçı kahvesi günlerine götürmüş, bana yazmış. Küsler aracıyla konuşur, bizimki yazı olmuş.
Neden küstüğümüzü o da hatırlamıyor, ben de. Gerekli miydi diye düşünüyorum; belki gerekliydi, belki değildi. Hatırladığım tek şey yara.
Kimse beklemediği birine küsmez; küslüğün altında bir hayal kırıklığı, hayal kırıklığının altında bir beklenti var. Mektup yazın sonunda geldi. Parkta ilk dökülen yapraklar ayak altındaydı; ağaçlar gitmiyor, yerlerinde durup yapraklarını çekiyordu.
Sonbaharın o duygusu üstümdeydi, kime olduğunu bilmeden küskünlük. Parkın yanından geçerken "Küstüm sana" diyen bir kadın sesi duydum. Bir kadın, muhtemelen ninesi, iki yaşında bir oğlanla oynuyordu; "Bana da ver" diye çocuğun simidinden istiyor, çocuk simidi göğsüne bastırıp kaçıyordu.
Kadın ellerini yüzüne kapatıp "Küstüm sana" dedi ağlamaklı bir sesle. Çocuk durup kadının yüzünü örten ellerini aralamaya çalışarak simidini uzattı. Kadın ellerini açıp "Barıştık" dedi.
Kadın gülüyordu. Oyundu, on saniye sonra yüz geri gelmişti. Yine de sahne bana hüzünlü geldi.
Edward Tronick 1978’de annelerden, bebeklerinin karşısına oturup birkaç dakika yüzlerini kıpırdatmamalarını istemişti. Bebek önce gülümser, sesler çıkarır, annesini canlandırmaya çalışır; olmayınca durur, sonunda yüzünü çevirir. Anne orada, yani merhaba; yüzü yok, yani hoşça kal.
Tronick sonraki yıllarda yaptığı çalışmalarda, anneyle bebeğin zamanın ancak üçte birini uyum içinde geçirdiğini tespit etmişti; gerisi kaçırılmış bakışlar ve onarımlardan oluşuyordu. Çocuğu büyüten kopmamak değil, yüzün her seferinde geri gelmesiydi. Parktaki çocuk da yüzün geri geldiğini görmüştü, kendiliğinden değil, simit karşılığında.
Oyunla küslüğün farkı da burada; oyunda yüzün ne zaman döneceği belli, küslükte değil. Akşam mektubu bir daha okudum, dostumun yüzünü hatırlamaya çalıştım. Adı mektubun altındaydı, yüzünün yerine balıkçılar kahvesi geliyordu.
Macit Amca’nın çay ocağına yakın duran masasında buluşurduk; dışarıda yağmur yağarken bize şiirlerini okurdu. Sisin içinde dalgakıranda yürüdüğümüz günler. Günler geliyor ama yüzü gelmiyordu.
Küslük en çok yüzü götürüyordu galiba. Türkçe ilginin, onayın, sevginin adını yüz koymamış boşuna; "çocuğa yüz verme, şımarır" denir örneğin, küsen de yüz vermiyordu. Utancın organı da yüzdü.
Utanan "ne yüzle" der, "yüzüm yok" der. Küsen yüz vermezken kendi yüzünü de saklıyordu, incindiğini göstermek utandırdığı için belki de. Küsmek bağımsızlık gibi görünse de bir bağımlılık ilanı değil miydi?
Küsenin küseceği biri olmalı; yüzünü çevirdiği yerden izleyeceği biri. Ama küsen gitmez. Sonbahardaki ağaç gibi yerinde durur, yüzünü çevirir ve o yüzü geri getirmeyi karşı tarafa bırakır.
Küsmek bir çeşit nazlanma. Açıkça nazlanamayan küser; nine de simit isterken torununa nazlanıyordu, çocuk vermeyince küstü. Nazı geçtiği kişiye küser insan.
Çocuğuna aylarca küsen anneler babalar duymuştum. Parktaki oyun değil bu. Orada on saniye sonra yüz döndü; burada çocuk yüzün dönüp dönmeyeceğini bilmiyor.
Yetişkinler arasında denge var; küsülen de küsebilir, kapıyı çekip gider. Çocuğun gidecek yeri yok. Susularak cezalandırılanın yarasını büyüten şeylerden biri, neden susulduğunu hiç öğrenememek.
Bilmeyen, ait olduğu yerden de kendine biçtiği değerden de şüpheye düşer. Çocuk "Ne yaptım?" diye sorar, bir cevap bulamayınca geriye kendisi kalır; yaptığı değil, kendisi hata olur. Parktaki çocuğun yaptığı, her küsülen çocuğun işi olur; büyüğün yüzünü geri getirmek.
İşe de yarar, mesele bu. Sevgisini şarta bağlayan anne babanın çocuğu isteneni yapar; yüz geri gelir ama güven aynı hızla geri gelmez. O çocukların bazıları büyüyünce geç gelen cevapta, kısa bir mesajda, asık bir yüzde sorunu hemen kendinde arar, haklıyken bile; bazıları da küsmeyi anadili gibi konuşur, öfkesini söylemeyi öğrenemediği için yüzünü çevirir.
Bazen evlenirler. Greta Gerwig’in ‘Lady Bird’ filminde bir anne kızına bütün bir yaz küser. Kızı üniversiteye giderken havaalanında arabadan inmez, onu ağlarken görmesini istemez.
Kız valizinde annesinin yazıp buruşturduğu yarım mektupları bulur; babası çöpten toplayıp koymuş. Küsen susmuyordu; yazıyor, buruşturuyordu. Dostum buruşturmamıştı, göndermişti.
Yirmi yıl sonra elleri ilk aralayan o oldu. Neden küstüğümüzü hatırlamaya bir daha çalışmadım; nedeni unutulmuş küslük, barışmak için de neden istemez. Yüzünü de zorlamadım; yüz mektupla gelmez, karşısına oturunca gelir.
Cevabı yazmaya oturdum; parktaki çocuk gibi, elimde simitle.


