Keşkeler siyaseti
Siyaset, seçim gününün ve sonucunun ardından atılacak adımlarla toplum için anlam taşıyacak bir sonuç üretmeyi amaçlamalıdır. Kestirmeden söylemek gerekirse sonuç, özellikle yerleşmemiş sistemlerin ve totaliter...
Siyaset, seçim gününün ve sonucunun ardından atılacak adımlarla toplum için anlam taşıyacak bir sonuç üretmeyi amaçlamalıdır. Kestirmeden söylemek gerekirse sonuç, özellikle yerleşmemiş sistemlerin ve totaliter rejimlerin baskın olduğu koşullarda, çoğu zaman sandıkta bitmiyor. Asıl mücadele, kazanımın ya da yenilginin nasıl anlatılacağı ve yönetileceğiyle belirleniyor.
Buradan başlamak gerek. Brezilya’da Lula’nın yeniden başkan seçilmesini olanaklı kılan süreç, iki turlu seçimin ilk ve ikinci turunun yönetimi açısından bizim seçim süreçlerimize yeniden bakmaya yöneltti beni. İlk turda Flávio Bolsonaro yüzde 47,03 oy alırken Luiz Inácio Lula da Silva yüzde 45,16’da kaldı; Lula yaklaşık 2,23 milyon oy gerideydi.
Üç hafta sonraki ikinci turda ise Lula yüzde 51,79 oyla seçimi kazandı, Flávio Bolsonaro yüzde 48,21’de kaldı. Lula ilk turdaki açığını kapatmakla kalmadı, aradaki farkı kendi lehine 4,43 milyona çıkardı. İkinci turda sandığa katılımın artması yanında Lula’nın geniş bir kapsayıcılıkla, yalnızca kendi tabanına seslenmekle yetinmeyerek stratejisini yeniden kurup söylemini genişletmesi ve kampanyanın sokakta ve sosyal medyada yeniden canlanması bu sonucu mümkün kılan etkenler arasındaydı.
Bu seçim, ilk turun sıralamasının sonucu belirlemediğini; ikinci turda seçmeni yeniden harekete geçirmenin ve ikna etmenin sonucu değiştirebildiğini gösterdi. Türkiye’de 2023 Cumhurbaşkanlığı seçiminde de ilk turda hiçbir aday seçilmek için gereken çoğunluğa ulaşamadı. Erdoğan yüzde 49.52, Kılıçdaroğlu yüzde 44.88 oy aldı.
Erdoğan ilk sıradaydı ama seçim ikinci tura kaldı. Kılıçdaroğlu ise CHP’nin bugüne kadarki cumhurbaşkanı adayları arasında en yüksek oyu almış, seçimi kazanmaya en çok yaklaştığı sonucu elde etmişti. Kılıçdaroğlu’nun oyu ikinci turda yüzde 44,88’den yüzde 47,82’ye çıktı; Erdoğan’ın oyu da yüzde 49,52’den yüzde 52,18’e yükseldi.
Aradaki fark 4,64 puandan 4,36 puana indiyse de seçim sonucunu değiştirmeye yetmedi. Brezilya’daki başarı öyküsüne baktığımızda “Acaba sonuç yaklaşık 2 milyon kişi kadar yakınken ikinci tur farklı yönetilebilir miydi?” sorusu keskinleşiyor. İlk turun sonunda “Adam kazanamadı” diyebilmek; Erdoğan’ın yenilebilir olduğunu halka gösteren bu sonuçtan hareketle ikinci turda sonucu değiştirecek somut adımları ve ortaklaşma iradesini anlatmak, boş değil somut gerekçeli bir umut örgütlemek ve inanarak mücadele etmek, bizi bugün olduğumuzdan farklı bir dinamiğe taşıyamaz mıydı?
Ülkelerin seçim koşulları, sandık güvenliği, toplum yapısı ve gündemi elbette özgündür. Brezilya ile Türkiye’yi birebir eşitlemek mümkün olmadığı gibi seçim sonuçlarını yalnızca adayların kişisel özellikleriyle açıklamak da mümkün değil. Hukukun çok sıkıntılı olduğu, seçim ve seçmen verilerinin tartışmalı bulunduğu, seçim propagandasının tek sesli, kısıtlı ve manipülasyona açık olduğu ülkelerde seçim çalışmasının kendisi çok daha ağır koşullarda yürür.
Böyle bir ortamda demokrasiye geçişi tek bir adayın, tek bir kampanya taktiğinin ya da sandık günü gösterilecek çabanın sağlayacağına inanmak, siyasetin bütün yükünü tek bir seçime ve kişiye yüklemektir. Muhakkak ki ideolojik duruşları, tercih ve kararlarıyla adayların kimliği, ilkeleri, tutarlılıkları ya da savruluşları tartışmaya ve eleştiriye açıktır; geleceğe dair belirleyicidir. Güven ölçütüdür.
Ancak yenilgiyi ya da başarıyı konjonktürden, tarihsel geçmişten, ülke koşullarından ve süreç ayrıntılarından kopuk bir skor olarak görmek, yalnızca aday üzerinden açıklamak düzeni olağanlaştırır. Çözümü tıkar ve sonucun kadere dönüşmesine yol açar. 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimine uzanan yolda, iktidarı değiştirmek için gerekli çoğulcu geniş mutabakat arayışıyla gelişen ve matematik açısından da zaruri görülen ittifak sürecinin olumlu ve olumsuz aşamaları bugün pek çok konuda olduğu gibi bellek dışında.
Güç paylaşımı ve hırslarıyla hareket eden aktörlerin ilişkileri, devrilen masa ve karalama propagandaları unutuldu. O kadar ki o gün Kılıçdaroğlu’nu suçlamak için sahte fotoğrafa yerleştirilenler bugün iktidarın masasında, birlikte kamera karşısında. Sorgulayan, hatırlayan, önemseyen, işaret eden de yok gibi.
İktidarın tüm engellemelerine rağmen erişilebilen oyların ardında hiçbir doğru ya da başarı yokmuş gibi davranıldı. İkinci tura iki hafta varken sonuca odaklı pozitif algıyla, somut program ve söylemle çabalamak, asılmak gerekirken ilk geceden sessizliğe gömülen; yenilgi psikolojisiyle en olmayacak kişilere, ittifaklara yönelen ve savrulan bir liderle, belki de ilk tur sonucunu bile beklemeden Zoom toplantılarıyla iktidarı devirmek yerine kendi partisinde liderden kurtulmayı örgütleyen kurmayların yön verdiği CHP, iktidarın en arzu ettiği şekilde çözülmeye itildi. O günden bu yana, seçim düzeninin adil, kanuni ve meşru olduğu ön kabulüyle yenilgiyi tek bir suçluya yıkan hüküm ve infaz siyaseti devrede.
Sürekli sonucun böyle olacağının belli olduğu söyleniyor ama bunu seçim süreci boyunca söylemeyerek halka umut pazarlayan kimse eleştirilmiyor. Hatta dün söylenenlerin taptaze inkârı somut videolarla sosyal medyada dolaşırken suçlu yine bu çelişkiyi dile getirenler oluyor. Öyle bir toplumsal histeri ve “kim ne derse desin, kefen giyerek karşılayacak” kör ve “kindar” taraftarlık var ki iktidarın yarattığı iki kutuplu toplum olgusuna itirazını aynı güdüyle içselleştirerek istemediği düzenin kök salmasını sağlıyor.
“Kazanacak aday şuydu”, “Filanca aday olsa seçim garantiydi”, “Kemal Kılıçdaroğlu’nun kazanamayacağı belliydi” gibi önermeler seçim değerlendirmesinin ötesine geçerek parti içi konumların, yönetim kadrolarının ve yeni yarışların tek odağı ve parçası oldu. Oysa bu önermelerin hiçbiri geçmişe dönüp sınanamaz. Başka bir adayın ne kadar oy alacağını, farklı bir kampanyanın nasıl sonuç vereceğini, hangi kararın seçmeni sandığa taşıyacağını, kararsızların fikrini değiştirip değiştirmeyeceğini bilemeyiz.
Bazı ihtimaller bize akla yakın gelebilir; deneyimimiz, gözlemimiz bizi belli sonuçlara ikna edebilir. Elbette bazı kararlar sonucu etkilemişken bazı hatalar da daha önce görülüp başka türlü davranılabilirdi. Fakat varsayımı kesin bilgi gibi sunup onun üzerinden siyaset kurduğumuzda, geçmişin hatalarını anlamaya değil, geçmişe fatura kesmeye başlarız.
Bu ve benzeri önermeler üzerinden algı yönetimiyle parti içi yönetim kadrolarının başka yarışları ve konum ve önem koruma refleksleri, yaklaşan seçim için iktidarın eksiklerine, yanlışlarına ve toplumun ihtiyaçlarına odaklanamayan karşılıklı bir varoluş yarışına saplandı. Bir yanda seçim kazanacak kahramanı bekleyenler, öte yanda aday üretmeye odaklanmış, programsız ve kendi içine dönük bir muhalefet var. Bu iki tutum da sokağın ve seçmenin dinamiklerini kilitliyor.
Siyaset, toplumun taleplerini büyütüp ortaklaştırmak yerine aday isimleri ve parti içi hesaplar çevresinde daralıyor. Parti içindeki yönetim kadroları da bazen bu tartışmaları kendi yarışlarının, konumlarını koruma ve önemlerini sürdürme reflekslerinin aracı hâline getiriyor. Böylece her seçimden sonra aynı kavga yeniden başlıyor; yeni bir söz, yeni bir ortaklık ve yeni bir mücadele biçimi kurulamıyor.
Bu kısır döngüde yitirilen en önemli şey ortak bir gelecek fikri. Birbirini suçlayan kesimler, seçmenin gerçek sorunlarını ve değişim talebini aynı masaya getiremiyor. Oysa otokrasiden demokrasiye geçebilmek için farklı dinamiklerin yan yana gelmesi gerekir.
Toplumsal talepler, özgürlük ve eşitlik mücadelesi, emek ve geçim derdi, kadınların ve gençlerin itirazı, yerel dayanışmalar, hukuk ve demokrasi arayışı… Bunları yalnızca seçim dönemlerinde hatırlanan oy kümeleri gibi görmek, aralarındaki bağı kurmaya yetmez. Belki de önce kendimize inanmak gerekiyor. Geniş bir muhalefet ağını düşünce zenginliğiyle, talep ortaklıklarıyla, inanç ve kararlılıkla örmek… En çok da siyaset yapma biçimini sorgulamak; bize tanımlanmış alanın dışına taşmak.
Sırbistan’da öğrencilerin öncülük ettiği, yolsuzluk karşıtı protestolarla büyüyen hareketin 2026 seçimlerinde iktidarı yenilgiye uğratması bu açıdan önemli. Bu başarı, iktidarın yanı sıra alışılmış siyaset biçimine de yönelik bir tepkiyle şekillendi. Bu sonuç, farklı toplumsal kesimlerin ortak bir itiraz etrafında buluşmasının ve seçimleri yıllara yayılan bir toplumsal mücadelenin parçası hâline getirmesinin mümkün olduğunu gösteriyor.
Elbette her ülkenin koşulları başka ve siyaset yalnızca aday belirlemekten ibaret değil. Öğrencilerin listesi, sağ ve soldan gelen, bazı sorunların çözümünü olanaksız kılabilecek ideolojik farklılıklar içeriyor. Yine de asıl belirleyenin dürüstlük ve güvenilirlik olduğu söylenebilir.
ABD’de 3 Kasım’da yapılan ara seçimlerde Demokratların Kongre’nin iki kanadında da çoğunluğu kazanması da başka bir nedenle umut veriyor. Seçmen, kapitalizmin ve emperyalizmin gücüne, milliyetçiliğin tüm baskılarına rağmen iktidarın gücünü sınırlayacak bir değişim ortaya koyabildi. Bu sonuç, dünyada çok farklı ülkelerde, çok farklı dinamiklerle peş peşe gelen değişim örnekleriyle birlikte okunduğunda sistemi yıkmanın imkânsız olmadığını hatırlatıyor.
Seçim kazanacak kahramanı beklemek yerine değişimi mümkün kılacak toplumsal gücü birlikte kurmak zorundayız. Geçmişin “keşke”lerinde oyalanmadan, hatalardan öğrenerek ve birbirimize inanarak… Belki de yeni başlangıç tam burada; bize dayatılan siyaset biçiminin dışına çıkmakta.



