Suadiye’de Bağdat Caddesi üzerinde bulunan Remzi Kitabevi ve kafe geçtiğimiz günlerde kapandı. Sosyal medya hesabından yapılan bu duyuru pek çok insan gibi beni de üzdü. Bu kararın temel sebebi fahiş kira rakamları.
Birden fazla şubesiyle pekâlâ zincir mağaza kategorisinde anılabilecek bir mekân olsa da Remzi Kitabevi’ni diğerlerinden ayıran şey, gelir/kâr getirecek başka ürünler satmak zorunluluğuna rağmen her zaman kitapların başrolde olduğu sıcak ve kimlikli bir okur mekânı olmasıydı sanırım. İstanbul’da yaşadığım yıllarda yürüyüşlerin sonunda mutlaka uğradığım, kitap rafları arasında severek dolaşıp alışveriş yaptığım, yalnızken kahve ve okuma molası için seçtiğim Remzi, dost buluşmalarımın da değişmez adresiydi. Ev yapımı pasta ve kişleriyle ayrıca davetkârdı.
Hani derler ya “bir devir kapanıyor” diye. Benim için gerçekten öyle. Georges Perec, Mekân Feşmekân’da mahallelerden, sokaklardan, evlerden söz ederken bir yerde “mahallenin ölümü” diye açar başlığı.
Ardından “En çok özlediğim mahalle sineması.” cümlesiyle yok olup giden bir kent öznesini koyar önünüze. Serzenişte bulunur kimi zaman: “Merdivenlere kimse kafa yormuyor artık.” Mekânın farkında olmakla, mekânı sorgulamakla, alışkanlığın görünmez kıldığı yerlerle, gündelik hayatın gözden kaçırdığımız ayrıntılarıyla meselesi vardır yazarın. Caddeler, meydanlar, binalar, dükkânlar, odalar, duvarlar, detaylar matruşkalar gibi birbirini doğurarak yazın konusu olur.
Her gün önünden geçilen boş, sıradan bir duvarın mekânsallığı; önemsiz görünen ayrıntıların yaşamımıza değen, yerleşen ve ancak yok olduğunda anladığımız izleriyle gelen boşluk önemlidir. Tabii fark eden ruhlar için geçerli bu sözlerim. Perec başka bir yerde şöyle seslenir: “Sorgulamamız gereken tuğlalar, beton, camdızamanımızı geçirme biçimimiz, ritimlerimizdir.
Bizi şaşırtmaktan sonsuza dek vazgeçmiş gibi görünen şeyi sorgulamak.” Kentleri diğerlerinden ayıran yan yana dizilmiş binaları değil, o binaların içinde ve sokaklarında birikmiş hayatlardır. Bu yüzden bir dükkânın kepenk indirmesi, bir ticari işletmenin kapanmasından öteye geçen bir anlam taşıyor bana göre. Bizden de bir şey alıp gidiyor.
Ne tuhaf; bazen içinde yaşadığımız şehirleri özlerken buluyoruz kendimizi. Yok olan binalar, ayrıntılar, bir daha yaşayamayacağımız geçmiş zamanları da beraberinde götürüyor. Sinemanın önünde birini beklemeyi.
Kitapçıya girip saatlerce kalmayı. Pastanede içilen kahvenin, eşlikçi minik pastanın ritüele dönüşmesini. Eve dönerken her gün aynı vitrinin önünden geçmeyi.
Tanıdık bir dükkân sahibiyle selamlaşmayı alıp gidiyor bu yok oluşlar. Gündelik yaşamın rutinleriyle birlikte bizim hayatımız da eksiliyor. Remzi Kitabevi’nin kapanışı bu nedenle içimi burkuyor.
Bir buluşma, karşılaşma ihtimali eksiliyor yaşamımdan bu vedayla. Galiba tam da bu nedenle şimdi Bağdat Caddesi’nde direnen Gergedan’a daha sık uğramak, sahip çıkmak gerekiyor. Yalnız Remzi Kitabevi de değil.
Farkındasınız değil mi? Sinemalarımız da aynı hikâyenin içinde birer birer kayboldu. Kızılırmak, Suadiye, Atlantik ve son olarak Rexx çekildiler hayatımızdan.
Yazlık sinema bilmeden büyüyen çocuklar yetişkin oldular. Her seferinde bazılarımız üzüntümüzü dile getirdik; karalanan satırlar, paylaşımlar mâni olamadı. Bu yok oluşa seyirci kaldık.
Sinemanın kendisi kadar çevresinde yarattığı hayat da şehre aitti. Şimdi AVM’ler cumhuriyetinde bir salondan ibaret sinemalar. İstanbul’da Emek’in kaybı belki bunun en simgesel örneği.
Beyoğlu’nun sinemaları, tiyatroları, kitapçıları, pasajları birbirlerinden bağımsız mekânlar değildi. Birlikte bir kültür hattı oluşturuyorlardı. Birinden çıkıp ötekine girerdiniz.
Atlas, Alkazar, Emek… Beyoğlu’na çıkmak insan seli içinde akıp gitmek değildi. Kentin yaşayan yüzünü paylaşmaktı. Kadıköy’ün Rexx’i, Ankara’nın Akün’ü, Kavaklıdere’si, Arı’sı, Batı’sı; İzmir’in Elhamra’sı, Tayyare’si, Konak’ı… Her şehrin hafızasında böyle mekân isimleri var.
Pek azı yerli yerinde. Elbette hâlâ sinemaya gidiyoruz ama arada önemli bir fark var. Eskiden sinema caddenin üzerindeydi.
Şehrin gündelik hayatının içindeydi. Filmden önce ya da çıkınca kitapçıya, pastaneye gider, izlediğimiz filmi düşünür, tartışırdık. Sinemadan çıktığımızda yine şehrin içinde, yaşamın akışında olurduk.
Önemli değişim şu aslında: Eskiden kültürel mekân ticari hayatın içinde var olurken, şimdi kültür ticari mekânın içine sıkıştırılıyor; hatta fazla iddialı bulmazsanız öğütülüp gidiyor. Kitapçıların başına gelen de biraz bu değil mi? Kitap artık internetten satın alınabiliyor.
Film evde seyredilebiliyor. Kahve her köşede içilebiliyor. Hatta arabaya alınıp trafiğe karışılabiliyor.
Teknik olarak hiçbir şey kaybetmemiş gibiyiz. Ancak şehir deneyimi teknik ihtiyaçlar toplamı değil. Benim için bir kitabı internetten sipariş etmekle kitapçıda rafların arasında dolaşmak aynı şey değil.
Evde film seyretmekle bir sinema salonunda yüz kişiyle birlikte karanlığa oturmak da aynı şey değil. Film öncesi reklamları izlemeyi bile özler oldum. Birbirine benzeyen şehirlerde, tüketim dışında nefes aldırmayan, giderek sıradanlaşan günlük hayat koca bir yaşamı tekrara düşürüyor.
Remzi Kitabevi’nin kapanmasıyla Bağdat Caddesi’nin çehresi bir mimiğini daha kaybetti. Botoks kentleri de ele geçirdi. Benim ilk gençliğimin belleği bir darbe daha aldı.
Okuldan çıktığımda eve yürüdüğüm caddede bir zamanlar tek tek simge mağazalar, kafeler vardı. Girişindeki göz alıcı seramik panosuyla Gorbon Işıl’ı hatırlıyorum. Başlı başına caddenin işaretiydi.
Cumhuriyet dönemi mimarlarından Rebii Gorbon tarafından kurulan Gorbon Işıl, Türkiye’nin en köklü ve bilinen seramik, porselen ve karo markalarından biriydi. El yapımı seramikleri, özel sır çalışmaları ve sanatsal panolarıyla zamana damga vurmuş özel ve özgün bir marka. Birçok apartmanın cephesinde, girişinde günü güzelleştiren ve yaşamın içinde yer etmiş; renk cümbüşüyle, ince detaylarıyla anlam katan bir estetik anlayışın temsilcisiydi.
Gorbon Işıl gibi Bedri Rahmi Eyüboğlu ve başka sanatçıların da panoları apartmanları süslerdi. Şimdilerde “kentsel dönüşüm” kepçeleri bu sanat eserlerini paramparça edip atıyor. Yıkımdan önce bu panoları kurtarmak, korumak, yeniden değerlendirmek kimsenin aklında olmadığı gibi kimsenin umurunda da değil.
Yitip giden bu estetik duygunun yerineyse “yeni nesil” diye sunulan, birbirinin karbon kopyası, yapay zekâdan çıkmışçasına tek tip bir dekorasyon anlayışı çörekleniyor. Gorbon Işıl gibi yeri dolmayan Fenerbahçe’de Elma Sanat, ısmarlama ayakkabı yapan Çınar Kundura, Hayko, Kristal Büfe… Şehrin kimliği, geçmişinden getirdikleri ve başka yerde olmayan izleridir. Kitapçısını, sinemasını, pastahanesini, kırtasiyesini, esnaf lokantasını, apartman girişindeki imzalı seramik panosunu; hatta yıllardır aynı yerde duran zarif tabelasını, apartman cephelerindeki desenli ferforje trabzanlarını kaybederek hızla değişiyor kentler.
Sorun yeninin gelmesi değil. Sorun, gelen her yeninin birbirine benzemesi; sıradanlaşma ve kimliksizlik. Üstelik bu değişimin yalnız estetik ya da kültürel değil, ekonomik bir nedeni de var.
Kent üzerine düşünmenin öncü isimlerinden Jane Jacobs, Büyük Amerikan Şehirlerinin Ölümü ve Yaşamı’nda kentlerin farklı yaşlarda ve farklı ekonomik değerde yapılara ihtiyaç duyduğunu anlatır. Yeni yapıların yüksek maliyetleri yüksek kira ve yüksek ciroyu zorunlu kılar. Küçük kitapçı, sahaf, mahalle sineması, atölye, küçük lokanta, bağımsız kafe ise çoğu zaman daha düşük maliyetli eski yapılarda kendine yaşam alanı bulabilir.
Jacobs’ın tarifiyle, “Eski fikirler bazen yeni binaları kullanabilir; yeni fikirlerinse eski binalara ihtiyacı vardır.” Belki bugün kentlerimizde yaşadığımız dönüşümün önemli bir parçası da burada yatıyor. Bağımsız dükkânın, kitapçının, sinemanın yerini yüksek ciro üretebilen zincir mağaza, banka, büyük restoran ya da kafe, küresel marka aldığında caddenin yalnız ticari kompozisyonu değil, karakteri de değişiyor. Kentin mimari çeşitliliğinin kaybı, ekonomik ve kültürel çeşitliliğinin kaybını da beraberinde getiriyor. Kentin kültürel hafızasının yıkımı çoğu zaman bir binanın yıkılmasıyla başlamıyor.
O binada yaşayabilecek insanların, esnafın, dükkânların, fikirlerin artık kirayı ödeyememesiyle başlıyor. Bu ikinci yıkımın çoğu zaman enkazı bile olmuyor. Dün akşam Foça’nın simge mekânlarından Gramofon’da Ataol Behramoğlu için düzenlenen onur gecesindeydik.
Eski Foça’nın korunmuş taş evleri kadar kentle bütünleşmiş, yılların içinden kendi kimliğini taşıyarak bugüne gelmiş bir yer Gramofon. Duvarlarında şairlerden dizeler, masalara eşlik eden kediler, köpeklerle sevgi ve huzur dolu. Müziği, müdavimleriyle sıradan bir işletme değil; kentin yaşayan yüzlerinden biri.
Ataol Behramoğlu’nun şiirleriyle, dostlarla, sohbetle geçen gecenin sonunda Gramofon’dan Foça’nın taş sokağına çıktığımızda düşündüm. Kent kimliği aslında tam olarak böyle yerleşiyor. Hâlâ kapısını açabildiğimiz, masasına oturabildiğimiz, içinde birbirimize ve geçmişimize rastlayabildiğimiz yerlerle.
Okurun, okuyanın Ataol Behramoğlu’yla yan yana gelebildiği, onu daha yakından tanıma fırsatı bulduğu, mutlaka bir dostu bulacağınızı bilerek gittiğiniz ve kendinizi ait hissettiğiniz bir mekân yaratmak kolay iş değil. Dün akşam en başta Ataol Behramoğlu’nu, ve bizi onun yaşamından kesitlerle, şiirleriyle buluşturan Hidayet Karakuş, Hülya Behramoğlu, Yılmaz Mızrak, Meftun Yetiş’i dinledik. Haluk Çetin ve Mehtap Meral; Erhan Doğan’ın gitarıyla eşlik ettiği Ataol Behramoğlu şiirlerinden bestelenmiş şarkılara ses verdiler.
Kimi zaman sadece günü yaşadığımız, anın tadını çıkarttığımız neşelendiğimiz ya da hüzünlerimize eşlik eden kimi zaman da geleceği kurduğumuz sohbetlerimize yer açan, ilham veren buluşmalara masalar kuran müdavim mekânları ne kıymetli. Ataol Behramoğlu, Bir Gün Mutlaka’da “nasıl karışıyorum insanlara” der. Belki Gramofon gibi yerlerin sırrı da biraz burada.
Bizi evlerimizden çıkarıp sokağa, şiire, müziğe karıştırmalarında. Gecenin bir de sürprizi vardı. O da Erdal Akkaya’yı tanımak ve dinlemek.
Teşekkürler, bize bu güzel mekânı sunan, bizi birbirimize karıştıran Mehmet Gümüş. İyi ki Gramofon var. Remzi’nin kapısı kapandı.
Gramofon’un ışıkları yanıyor.