28 September 2026, Monday
Kendi Toprağımın Lahdine İstanbul’da Rastlamak!
Ekonomi

Kendi Toprağımın Lahdine İstanbul’da Rastlamak!

Bazı şeyleri bilmekle, gerçekten görmek arasında büyük bir mesafe var. Sidamara Lahdi’ni biliyordum. Fotoğraflarını görmüştüm. Karaman’ın Ayrancı ilçesindeki Ambar Köyü’nde, antik Sidamara kentinde bulunduğunu...

Bazı şeyleri bilmekle, gerçekten görmek arasında büyük bir mesafe var. Sidamara Lahdi’ni biliyordum. Fotoğraflarını görmüştüm.

Karaman’ın Ayrancı ilçesindeki Ambar Köyü’nde, antik Sidamara kentinde bulunduğunu biliyordum. İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde sergilendiğini de… Yıllardır yaşadığım İstanbul’da ona özel gidip görmek kısmet olmadı. Ama geçen pazartesi günü (21 Eylül 2026) karşısında durduğumda, bildiğim hiçbir şey gördüğüm şeyin yerini tutmadı.

İstanbul’daki Ambar Köyü Yardımlaşma Derneği’nin Başkanı Sayın Hüseyin Atilla’nın özel izniyle Sidamara Lahdi’ni görmeye İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ni gezmeye gittik. Özel izin alındı çünkü lahdin de olduğu o bölümde restorasyon çalışması varmış, gezmeye açık değildi. Yanımda arkadaşım fotoğraf sanatçısı Ercüment Yıldırım vardı.

Böyle bir müzeyi bir bilenle gezmenin de ayrıca kıymetini anladım. Eserlere yalnızca bakmıyor, nereden geldiklerini, ne anlattıklarını, hangi hikâyenin parçası olduklarını görüyorsunuz. İnsan önce büyüklüğüne bakıyor.

Sonra ayrıntılarına. Bir süre sonra büyüklüğü de unutuyor. Çünkü mermerin üzerinde iki bin yıl öncesinden bugüne ulaşan bir dünya duruyor.

Ben ise anlamak için etrafında dolaşıp duruyorum. Hani hacı ziyaret ettiği yerde ağır ağır dolaşır, her tarafından bakar, bir türlü gözünü alamaz ya… Öyle. Bir taraftan başka bir tarafa geçtim.

Kabartmalara baktım. Kırılmış yerlerine baktım. Sonra tekrar bütününe baktım.

Ne büyük bir el sanatı. O taşlarda ne çok emek var. Enerjisini de hissetmeye çalışıyorum… Ve o an aklımdan geçen tek şey şuydu: Kenarda bilgi notunda tüm hikayesi yazıyor.

Bazen insan kendi sahip olduğu şeyin kıymetini, ona başka bir şehirde rastlayınca daha iyi anlıyor. Karaman’da küçücük bir replikasını gördüğüm Sidamara Lahdi’nin gerçeği karşımdaydı. Üstelik yalnızca büyük bir lahit değildi bu.

30 tonu aşan ağırlığıyla, Roma döneminin MS 250’li yıllarına tarihlenen, Ambar Köyü’ndeki Sidamara Antik Kenti’nden çıkarılmış dev bir eserdi. 1882’de keşfedilmiş, taşınamayınca yeniden toprağa gömülmüş, yıllar sonra tekrar ortaya çıkarılmıştı. İlk müze müdürü Osman Hamdi Bey’in incelemelerinin ardından İstanbul’a getirilmesine karar verilmiş; zamanın şartlarında mandalarla çekilerek taşınmış, özel olarak düzenlenen tren vagonlarıyla İstanbul’a ulaştırılmıştı.

1901’den beri burada. Hem de yüzyılları aşan bir yolculuk. Lahdin hikâyesinde beni ayrıca durduran bir başka ayrıntı var.

Lahdin üzerindeki kabartmalardan koparılarak İngiltere’ye götürülen parça, yıllarca Victoria & Albert Müzesi’nde tutulmuş. 1933’te müzeye bağışlanmış. Sonra uzun yıllar boyunca Sidamara Lahdi’nin üzerinde onun bir kopyası bulunmuş.

Eros Başı Türkiye’ye döndü ve ait olduğu yere yeniden yerleştirildi. Ve açıkçası o anda lahitten çok başka bir şeyi düşündüm: Bir parçanın yerine dönmesi ne demek? Bazen bir müze eseri değildir sadece gördüğünüz.

Müzenin diğer bölümlerini gezerken de aynı duygunun içinde kaldım. Müze oldukça kalabalıktı. Turistler vardı.

Salonlarda hareketsiz duran heykellerin etrafında hareket vardı. Dengenin başka Bir köşede Resim Bölümü öğrencileri heykellerin karşısına çömelmişler desen çiziyorlardı. Bir yanda binlerce yıl önce yapılmış heykeller… Öte yanda bugün onları anlamaya, çizmeye çalışan gençler.

Ne büyük bir zenginliğin üzerinde yaşıyoruz. Belki de bizim asıl meselemiz zenginlikten yoksun olmak değil. Elimizdekinin büyüklüğünü yeterince görmemek.

Ben Karaman’a ait bir eseri İstanbul’da gördüm. Ama İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nden çıkarken yalnızca Sidamara’yı düşünmüyordum. Karaman’ı da düşünüyordum.

Toprağını, doğasını, tarihini. Ve daha bilmediğimiz, görmediğimiz, hikâyesini henüz yeterince anlatamadığımız ne çok şeyi olduğunu… Bir dahaki gelişimde bu müzeye hazırlıklı geleceğim. Çünkü insan kendi şehrinin tarihine bazen kendi şehrinden uzakta rastlıyor.

Bir toprağın zenginliği, yalnızca altında ne olduğu ile değil; onunla ne kadar bağ kurabildiğimizle de ilgili. Sidamara Lahdi, Karaman’ın Ayrancı ilçesindeki Ambar Köyü yakınlarında bulunan antik Sidamara kentinden çıkarılmış, Roma dönemine ait devasa bir sütunlu lahittir. Bakanlık kaynaklarında MS 250’li yıllara tarihlendirilmektedir ve ağırlığının 30 tonu aştığı belirtilmektedir.

Antik Dünyanın En Büyük Lahdi Sidamara'nın Asırlık Hasreti Sona Erdi Lahit, İngiliz Askerî Başkonsolosu Charles Wilson tarafından 1882’de keşfedildi. Taşınamayacak kadar büyük olması nedeniyle yeniden toprağa gömüldü. 1898’de yeniden ortaya çıkarıldı.

Osman Hamdi Bey’in incelemelerinin ardından İstanbul’a taşınmasına karar verildi. Dönemin şartlarında mandalarla çekilerek taşınan lahit, özel olarak düzenlenen tren vagonlarıyla 1901 yılında İstanbul’a ulaştı. Lahdin önemli parçalarından biri olan Eros Başı ise keşif sırasında lahdin bulunduğu yerden ayrılarak İngiltere’ye götürüldü.

1933’te Victoria & Albert Museum’a bağışlanan parça, 2022 yılında Türkiye’ye iade edildi ve İstanbul Arkeoloji Müzeleri uzmanları ile Victoria & Albert Museum uzmanlarının ortak çalışmasıyla yeniden lahde yerleştirildi. 129. İngiltere’iadesi sağlanan Eros Başı (1 Adet) (2022) İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin resmi bilgisine göre müze, Osmanlı döneminde başlayan müzecilik çalışmalarının devamı niteliğinde ve Türkiye’nin ilk sistemli müzecilik kurumlarından biri olan Müze-i Hümayun’un devamıdır.

Ana Arkeoloji Müzesi binası 13 Haziran 1891’de ziyarete açılmıştır. İSTANBUL ARKEOLOJİ MÜZELERİ | BİLGİ NOTU İstanbul Arkeoloji Müzeleri, Osmanlı döneminde başlayan müzecilik çalışmalarının devamı niteliğinde. Müze-i Hümayun’un gelişmesiyle oluşan koleksiyonlar için yapılan Arkeoloji Müzesi binası, 13 Haziran 1891’de ziyarete açıldı.

Böylece Türkiye’nin müzecilik tarihinde de önemli bir dönüm noktası oldu. Bugün İstanbul Arkeoloji Müzeleri; Arkeoloji Müzesi, Eski Şark Eserleri Müzesi ve Çinili Köşk Müzesi olmak üzere üç ana yapıdan oluşuyor. Koleksiyonlarında farklı uygarlıklara ait çok geniş bir eser grubu bulunuyor.

Benim için en çarpıcı taraflarından biri ise şu oldu: Müze yalnızca geçmişin sergilendiği bir yer gibi değildi. Gezdiğimiz gün turistlerle doluydu; bir köşede sanat öğrencileri heykellerin desenlerini çalışıyordu. Yani binlerce yıllık eserlerle bugün arasında hâlâ canlı bir bağ kuruluyordu.

Ve galiba yazının sonundaki “Ne büyük zenginlik” duygusunun karşılığı da tam burada. Bir müze yalnızca geçmişi korumuyorsa, geçmişle bugün arasında bağ kurabiliyorsa gerçekten yaşıyor. Hayran kaldım, gurur duydum, sevindim.

İlgili Haberler