Kayıp Sesler Atlası: Ovadaki ağıttan Toroslar’ın kayalıklarına
Ekonomi

Kayıp Sesler Atlası: Ovadaki ağıttan Toroslar’ın kayalıklarına

Sami GÜNAL Çukurova’ya her gelişimde, bu ovanın yalnızca toprağıyla değil, sesiyle de geniş olduğunu düşünürüm. Adana’dan Osmaniye’ye, Kadirli’den Kozan’a doğru uzanan yolların iki yanında uzanan tarlalara, pamuklara,...

1 okuma

Sami GÜNAL Çukurova’ya her gelişimde, bu ovanın yalnızca toprağıyla değil, sesiyle de geniş olduğunu düşünürüm. Adana’dan Osmaniye’ye, Kadirli’den Kozan’a doğru uzanan yolların iki yanında uzanan tarlalara, pamuklara, narenciye bahçelerine, uzaklarda ağır ağır yükselen Toroslar’a baktığımda, insanın gözünün gördüğünden daha fazlasının bu coğrafyada saklı olduğunu hissederim. Çünkü bazı topraklar yaşadıklarını anlatmaz.

Söyler. Ağıtla söyler. Türküyle söyler.

Yüzyıllar boyunca bir kadın ölünün başında sesini yükseltir; başka bir kadın o sesi hatırlar. Sonra bir çocuk o ağıdı öğrenir. Yıllar geçer, ağıt başka bir köye gider.

Bir başkasının acısı ona karışır. Bir dörtlük eklenir, biri unutulur. Böylece tek bir insanın acısı, zamanla bir topluluğun hafızasına dönüşür.

Çukurova'nın kayıp seslerini ararken insanın karşısına önce Kozanoğlu Ağıdı çıkıyor. Bu ağıdın hikâyesi 1865'teki Kozanoğlu başkaldırısına kadar uzanıyor. Kozanoğlu Yusuf Ağa öldürülüyor; ağıdın Karakız Hatun tarafından yakıldığı aktarılıyor.

Fakat Yaşar Kemal'in özellikle üzerinde durduğu bir gerçek var: Bu ağıdı bütünüyle tek bir kadının eseri saymak mümkün değil. Başkaldırı sırasında yakınlarını kaybeden Türkmen kadınları, ağıtçılar ve başka insanlar kendi dizeleriyle bu büyük ağıda katılmışlar. Böylece bir kişinin ölümünden doğan ses, giderek bir topluluğun ağıdına dönüşmüş.

İşte benim aradığım kayıp ses tam da burada başlıyor. Çünkü burada kaybolan yalnızca bir insan değil. Bir dünyanın sesi.

Kozan'a, Feke'ye, Toroslar'a yayılan o sesin içinde savaş var, ölüm var, göç var, gurur var, yenilgi var. Ama hepsinden önce bir topluluğun kendisini anlatma biçimi var. Ağıtın bir yerinde Kozanoğlu'nun adı yükseliyor.

Bir başka yerinde dağ. Bir başka yerinde at. Bir başka yerinde yurt.

Ve sonra ses, söyleyen kişiden ayrılıyor. Artık kimin söylediğini tam olarak bilemediğimiz dizeler, onları söyleyenlerden daha uzun yaşıyor. Belki sözlü kültürün en büyük mucizesi de bu.

İnsan ölür. Ses kalır. Sonra ses de yavaş yavaş azalır.

Bir zamanlar yüzlerce ağızda dolaşan bir dörtlük, bir gün yalnızca birkaç yaşlı insanın belleğinde kalır. Onlar da sustuğunda, sözcüklerin taşıdığı dünya biraz daha kararır. Çukurova'nın ağıtları arasında bir başka ses daha var.

Yaşar Kemal'in Ağıtlar kitabında yer verdiği anlatıya göre, 1911'de Mehmet ve Memiş adlı iki Çukurovalı kardeş asker olarak Yemen'e gidiyor ve bir daha dönmüyorlar. Yaşar Kemal'in kitabında yer verdiği ve Kozan, Kadirli, Osmaniye, Bahçe çevresinde yaşlılardan derlenerek dilden dile dolaştığı belirtilen Yemen ağıdı, geride kalanların sesini taşıyor. Düşünüyorum.

Yemen, Çukurova'dan ne kadar uzakta. Ama bir annenin oğlunu beklemesi için mesafenin önemi yok. Bir kız kardeşin kardeşini özlemesi için savaşın hangi cephede yapıldığını bilmesi gerekmiyor.

Bir çocuk babasının dönmeyeceğini anlamak için haritaya bakmıyor. Acı, coğrafyayı tanımıyor. Bu yüzden ağıt da yolu tanımıyor.

Ovada yakılıyor, dağa çıkıyor, başka köylere ulaşıyor. Sonra bir gün bir derleyici geliyor. Bir yaşlı kadın söylüyor.

Bir yaşlı adam hatırlıyor. Bir araştırmacı defterine geçiriyor. Ve biz, yıllar sonra, artık o insanların yüzlerini göremesek de seslerinin izine ulaşabiliyoruz.

Benim için “kayıp ses” biraz da budur. Tamamen kaybolmuş olan değil. Kaybolmak üzereyken bir yerden yakalanmış olan.

Çukurova'dan Toroslar'a doğru yükseldikçe bu duygu daha da belirginleşiyor. Ova geride kalıyor. Yol daralıyor.

Dağlar yaklaşıyor. Kayalar sertleşiyor. Ve insan, bu dağların arasında başka bir ağıtla karşılaşıyor.

Bu kez hikâyenin merkezinde bir savaşçı, bir bey ya da bir asker yok. Beş kardeş var. Bir ana var.

Bir de geyikler. Taşeli yöresine ilişkin derlenmiş anlatıya göre beş kardeş ava çıkıyor. Geyik avı yörede hoş karşılanmadığı için annelerinden gizliyorlar; “keklik avına” gittiklerini söylüyorlar.

Dağda geyiklerin peşinden giderlerken kardeşlerden biri uçurumdan düşüyor. Onu kurtaramayacaklarını anlayan kardeşleri köye dönüyor. Ama gerçeği annelerine hemen söyleyemiyorlar.

Beş oğul çıkmış evden. Dört oğul dönmüş. Anne bekliyor.

Sonra birlikte yeniden dağa çıkıyorlar. Sarp kayalıkların arasında oğlunun bedenini görüyor. Ve anne orada ağıdını söylüyor.

Bu anlatı, Mersin Üniversitesi'nde hazırlanmış bir yüksek lisans tezinde kaynak kişilere dayalı olarak kayda geçirilmiş; ağıdın Taşeli yöresindeki anlatısı ve sözleri belgelenmiş. Bu hikâyeyi okuduğumda, Toroslar'ın kayalıkları gözümün önünde yeniden yükseliyor. Bir ana.

Beş oğul. Bir dağ. Ve dağın içinde kalan bir oğul.

Ağıdın ilk sözcüklerinde annenin acısı artık yalnızca oğlunun ölümüne değil, kendi sözüne de dönüyor: Geyik avına bir daha gitmeyeceğini söylüyor. Kardeşlerine sesleniyor. Kendisinin kayada kaldığını söylüyor.

Tüfeğinin kayada asılı kaldığını, giysisinin sandıkta kaldığını, nişanlısının onu beklediğini anlatıyor. Bir insanın ölümü böyle anlatılınca ölüm, tek başına ölüm olmaktan çıkıyor. Geride kalan hayatların içine dağılıyor.

Anneye. Kardeşlere. Nişanlıya.

Henüz doğmamış çocuklara. Evin kapısına. Sandıkta kalan giysiye.

Kayada asılı kalan tüfeğe. İşte ağıtların gücü burada. Tarih bir insanın öldüğünü söyleyebilir.

Ağıt ise o ölümden sonra dünyada nelerin eksildiğini söyler. Bu ağıdın beni en çok düşündüren tarafı ise sesin nasıl yol aldığı. Silifke yöresindeki Kırtıl Tahtacıları arasında bu “Geyik Ağıdı”nın kuşaktan kuşağa aktarıldığı, Ahmet Duman -yörede Felteş Dede adıyla bilinen halk kültürü taşıyıcısı- tarafından çalınıp söylendiği ve onun repertuvarından çeşitli derlemelerin yapıldığı kaydedilmiş.

1946'da Muzaffer Sarısözen'in Gökbelen'de Ahmet Duman'dan ezgiler derlediği de aktarılıyor. Bir düşünün. Dağda oğlunu kaybeden bir annenin sesiyle başlayan bir ağıt, yıllar sonra başka insanların sazında yaşamaya devam ediyor.

Anne yok. Oğul yok. Kardeşler yok.

O günün dağı bile aynı değil belki. Ama ezgi var. İşte o anda insan, “kayıp” kelimesinin ne kadar tuhaf olduğunu anlıyor.

Bir ses hem kaybolmuş hem de kalmış olabilir. Onu ilk söyleyen insan kaybolmuştur. Onu doğuran olay unutulmuştur.

Fakat ezgi, bir başka insanın parmaklarında yeniden doğmuştur. Belki kültür dediğimiz şey tam olarak budur: Ölenlerin sesini yaşayanların taşıması. Toroslar'da bunu düşündüğümde, dağların neden insanı bu kadar etkilediğini daha iyi anlıyorum.

Dağ yalnızca taş değildir. Dağ, saklayan bir hafızadır. Yörüklerin yollarını bilir.

Göçerlerin konaklarını bilir. Kimin hangi pınarın başında durduğunu, hangi geçitte kimin öldüğünü, hangi düğünde hangi ezginin çalındığını insanlardan daha uzun süre taşıyabilir. Ama dağın hafızasının da bir sınırı var.

Onu anlatacak insan kalmazsa, taşların bildiği şey bizim için suskunluğa dönüşür. Belki bugün Çukurova'nın ve Toroslar'ın en büyük kaybı da budur. Sadece eski ağıtların unutulması değil.

Onları söyleyen hayatın ortadan çekilmesi. Bir ağıtın anlamını bilmek başka şeydir. Onun hangi acının içinden doğduğunu bilmek başka.

Bir türkünün sözlerini ezberlemek başka şeydir. O türkünün hangi yaylada, hangi göç yolunda, hangi ölümün ardından söylendiğini bilmek başka. Bu yüzden kayıp seslerin peşine düşmek, eski türküleri bir araya getirmekten ibaret değil.

Sesin çıktığı yere dönmek gerekiyor. Çukurova'nın ovasına, Kozan'ın dağlarına, Kadirli'nin köylerine, Silifke'nin yaylalarına, Taşeli'nin kayalıklarına. Çünkü ses, doğduğu coğrafyadan tamamen koparıldığında bazen kelimelerini korusa bile hafızasını kaybediyor.

Ben bu coğrafyada yol alırken artık yalnızca bugünün seslerini dinlemek istiyorum. Kamyonların gürültüsünü. Traktörlerin sesini.

Köy kahvesinden gelen konuşmaları. Dağ yolunda rüzgârı. Bir yaylada keçilerin çıngıraklarını.

Ama bunların arasında, bir yerlerde daha eski bir sesin de dolaştığını biliyorum. Kozanoğlu'nun ardından yakılan ağıtın sesi. Yemen'e giden Mehmet ile Memiş'in ardından kalan ses.

Toroslar'da geyiklerin peşinden giderken uçuruma düşen oğlunun başında ağıt yakan annenin sesi. Bunlar artık yalnızca geçmişin hikâyeleri değil. Bize ulaşabilmiş son yankılar.

Belki bir gün onları da söyleyecek kimse kalmayacak. İşte o zaman gerçekten kaybolacaklar. Bu yüzden bir ağıdı dinlemek, yalnızca bir türküyü dinlemek değildir.

Bir insanın ölümüne yıllar sonra tanıklık etmektir. Bir annenin acısına, aradan geçen zamana rağmen kulak vermektir. Bir topluluğun kendisini hangi kelimelerle anlattığını öğrenmektir.

Ve belki en önemlisi, geçmişte yaşamış insanların da bizim gibi sevdiğini, korktuğunu, beklediğini, özlediğini anlamaktır. Çukurova'nın ovasından Toroslar'ın taşlarına doğru baktığımda artık önümde yalnızca bir coğrafya görmüyorum. Bir ses yolu görüyorum.

Ovada başlayan, dağa yükselen bir ses yolu. Kozanoğlu'nun ardından çoğalan ağıt. Yemen'e giden iki kardeşin ardından yükselen hasret.

Sonra Toroslar'da bir annenin oğlunu arayan sesi. Sesler birbirinden farklı. Hikâyeler farklı.

Zamanlar farklı. Ama hepsinin ortak bir tarafı var: Hiçbiri kendisi için söylenmedi. Hepsi bir başkasının ardından söylendi.

Belki bu yüzden hâlâ içimize dokunuyorlar. Çünkü insanın en eski dili, kaybettiğinin ardından konuştuğu dildir. Yolun bir yerinde durup Toroslar'a baktım.

Dağlar sessizdi. Ama artık bu sessizliğin içinde ne arayacağımı biliyordum. Bir taşın altında değil.

Bir müze vitrininde değil. Bir kitabın sayfasında da yalnızca değil. İnsan sesinde.

Çünkü bazı sesler kaybolduğunda geriye sadece sessizlik kalmaz. Onları hatırlayanların vicdanında bir boşluk kalır. Ve o boşluk, yıllar sonra bir ağıdın tek bir dizesiyle yeniden konuşmaya başlayabilir.

Belki “Kayıp Sesler Atlası”nın asıl haritası da budur. Haritada şehirlerin, dağların, ovaların adları yazmaz yalnızca. Bir de insanların birbirlerine bıraktıkları sesler vardır.

Kozan'dan Toroslar'a. Çukurova'dan Taşeli'ne. Bir ananın ağzından bir çocuğun kulağına.

Bir ozanın sazından başka bir ozanın eline. Bir kuşaktan ötekine. Ve sonra, yavaş yavaş eksilerek… Bugüne.

Ben o seslerin hepsini duyamam. Hiçbirimiz duyamayız. Ama bize kadar ulaşanları dinlemek, hiç olmazsa onların yeniden susmasına izin vermemek elimizde.

Çünkü bazen bir kültür, büyük kitaplarda değil; bir annenin oğlunun ardından söylediği ağıtta saklıdır. Ve bazen bir ses, gerçekten kaybolmadan önce yapılabilecek en doğru şey, onun peşinden gitmektir.

İlgili Haberler