Gorki’nin 1906’da yayımladığı, Toplumcu Gerçekçilik akımının ilk ve belki en güzel örneği olan romanı Ana’nın benim için en şaşırtıcı yanı, ilk kez Rusya’da değil ABD’de ve Rusça değil İngilizce yayımlanmış olmasıydı. Ekim 1917’nin en önemli provası olan 1905 Devrimi’nin ardından Rusya’dan kaçmak zorunda kalan Gorki, ‘devrimci enerji’sini beslemek ve Bolşevik Partisi’ne maddi destek bulmak için ABD’ye gitti. Ana, 1906 yılının Aralık ayından itibaren, saygın bir sanat-kültür dergisi olan Appleton’s Magazine’de yedi bölümlük bir ‘tefrika’ olarak yayımlanmaya başladı. Appleton’s Magazine gibi bir dergide açıkça komünizm propagandası içeren bir romanın yayımlanabildiği o dönem, Amerikan tarihinde ‘ilerici dönem’ (progressive era) olarak adlandırılıyor.
Yaklaşık 1890-1920 arası bu dönemde işçi hakları, sendikal çalışmalar, kadın hareketleri gibi konularda önemli adımlar atıldı. 1. Dünya Savaşı’nın ardındansa, her şey şaşırtıcı bir hızla tepetaklak oldu. Tarihin böyle ilginç iniş-çıkışları var; ilerici uygulamalarıyla bilinen bir yapı hızla dünyanın en gerici yapısına dönüşebiliyor, ya da tam tersi...
Bu iniş-çıkışların doğasını anlayabilmek için elimizde çok basit ve aynı oranda güçlü bir formül var: Altyapı-üstyapı ilişkisi. Bu ilişkinin etkileri 300 yıl öncenin toplumunda, Marx’ın değirmen formülündeki gibi kaba hatlarıyla algılanırdı: “Elle işletilen değirmen bize feodal efendilerin olduğu bir toplumu, buharlı değirmense sanayici kapitalistlerin olduğu bir toplumu verir”. 1906’nın dünyasındaysa toplumsal ilişkiler çok daha incelikli bir hale bürünmüş, üretim süreçlerindeki en ufak dalgalanma üstyapıda kendini kısa sürede belli eder hale gelmişti.
Ana örneğinden giderek söylersek, “Böyle bir roman 30 yıl önce neden yazılamazdı?” veya “Böyle bir roman 30 yıl sonra nasıl artık yayımlanamaz hale geldi?” sorularını doğuran yeni bir aşamaydı bu. *** Gorki’nin muhteşem romanı hem altyapı-üstyapı ilişkisinin maddi bir örneğidir, hem de Pelageya Ana karakteri üzerinden yapısal değişimlerin dinamiklerini tartışır. Pelageya , kendisini sık sık döven alkolik fabrika işçisi Mihail Vlasov’la evli çilekeş bir kadıncağız. Hayatı algılama biçimi basittir: Bu dünyada çileni çekeceksin, öbür tarafta Tanrı seni ödüllendirecek.
Çocukluğundan itibaren ilgiden, bilgiden, sevgi ve saygıdan yoksun bırakılmış Pelageya, dünyayı herkes için böyle bir yer sanmaktadır. Oğlu Pavel’in 14 yaşındayken bir gece eline bir çekiç alıp sarhoş babasının zulmüne isyan etmesinden iki yıl sonra adam ölür, böylece ana ile oğulun değişim ve özgürleşme süreci başlar. Babası gibi fabrika işçisi olan Pavel, önce şimdiye dek gördüğü bildiği dünyayı yeniden-üretmeye çalışır: Mesai dışı zamanlarını meyhanede votka içip sarhoş olur, şimdilik hayatındaki tek kadın olan annesine kötü davranır, yani ‘Ortodoks Rus işçi erkek’ profilini besler.
Ama dünya, babasının gençliğindeki dünya değildir; kapitalin gündelik yaşamın her anını belirlediği, fabrika sahiplerinin hiç de ‘ekmeğimizi veren velinimet’ olmadığı iyice görünür hale gelmiştir. Bu değişimleri, merkezinde hep Pelageya Ana’nın bulunduğu sahnelerle izleriz: Pavel iki temel sınıf bulunduğunun, kendisinin ‘sömürülenler’den olduğunun ayırdına varmıştır artık. Kendisi gibi işçi arkadaşlarını eve çağırır, Çarlık yönetiminin yasakladığı sosyalist kitapları okuyup üzerine konuşurlar.
Pelageya Ana’nın bu toplantılarda görüp tanıdığı genç insanlar, onların okuma ve konuşmaları, Ana’yı da etkileyip değiştirmeye başlar. Votka içip etrafı dağıtmak yerine oturup hiç tanımadıkları yüzbinlerce insanın ortak dertleri üzerine sohbet eden Pavel ve arkadaşlarının kolluk güçlerince düşman bellendiğini de öğrenir şaşkınlıkla. Değişimin dinamiklerini gösteren somut olaylar yaşanır. Örneğin, yönetimin fabrikanın arkasındaki bataklıkları kurutmak için her işçiden bir kapik kesilmesi kararı ilk kıvılcımı çakar.
Bunun fabrika yönetiminin sorumluluğu olduğunu, işçilerden para kesilmesine karşı direneceklerini dile getiren Pavel ve arkadaşları, bu konuda bir broşür hazırlayıp dağıttıkları için tutuklanır. O güne dek her şeye ve herkese boynunu büken Pelageya Ana, genç işçilerin gerçekleri dile getirmesinin böyle bir şiddetle bastırıldığını görünce, başını kaldırır. İlk yaptığı, gençlerin hazırladığı broşürleri gizlice fabrikaya sokup işçilere dağıtmak olur. Pavel eve döndüğünde, artık sıradan anne-oğul sevgisinin ötesinde, birbirlerine yoldaşça bir saygı ve sevgi besleyen karakterlerle karşılaşırız.
Pavel 1 Mayıs yürüyüşünde tutuklanır, daha uzun süre hapiste kalır. Bu dönemde Ana, Pavel’in devrimci arkadaşlarıyla sürekli iletişim içindedir. Zamanla hepsini kendi çocuklarıymış gibi sevmeye başlar.
Hapisten kaçan bir devrimcinin saklanmasına, devrimci yayın organlarının basılıp dağıtılmasına ve taşradaki örgütlenme çalışmalarına yardım eder. Yavaş yavaş okumayı bile öğrenmeye başlar. Böyle değişmek kolay değildir elbette.
Ana’nın yaşamak sandığı şeyden çok farklıdır devrimcilik: “Usulca, üzgün bir tavırla sordu: ‘Çektiklerinizin ödülünü kim verecek size?’ Sofia gururla: ‘Ödülünü aldık bile!’ dedi. ‘Öyle bir yaşantı bulduk ki bizi tatmin ediyor, ruhumuzdaki tüm gücü bu yaşantıda kullanabiliyoruz. Daha ne isteriz?’” Ana o sırada bu yanıtı anlamaz, ama romanın sonunda her şeyi daha net gören bir karaktere dönüşecektir.
Kısaca Ana, tarihsel koşullarca geri bıraktırılmış bir birey üzerinden toplumun, değişen tarihsel koşullara uygun biçimde özgürlük ve mücadele yollarını keşfetmesinin öyküsü, Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’da söylediği şeyin yazınsal karşılığıdır: “Katı olan her şey buharlaşıyor, kutsal olan her şey ayaklar altına alınıyor ve insanlar nihayet hayattaki konumlarına, karşılıklı ilişkilerine soğukkanlı bir gözle bakmaya zorlanıyorlar.” O günden beri ne çok şey değişti: Ana’nın yayımlandığı ABD, işçi haklarıyla ilgili her şeyden korkan bir cehenneme dönüştü. Rus Çarlığı yıkılıp yerine kurulan sosyalist devlet, atılım ve ilerleme yıllarının hemen ardından bürokratik diktatoryal sistemin zulüm makinesine dönüştü, sonra o da yıkılıp neo-feodal/vahşi kapitalist bir ucubeye dönüştü. Tek adam rejimlerinin yerine kurulan cumhuriyetler, eskisinden daha beter tek adam rejimlerine dönüştü.
Tarihin böyle ilginç iniş-çıkışları var işte; ilerici uygulamalarıyla bilinen bir yapı hızla dünyanın en gerici yapısına dönüşebiliyor, ya da tam tersi... Çünkü katı olan her şey buharlaşıyor.