26 October 2026, Monday
Ekonomi

Katı olan her şey fona-rozete dönüşürken

Ocak ayında, AKP’ye geçeceği konuşulurken, Cemil Tugay “AKP’ye geçersem eşim beni boşar” demişti. 7 Ekim’de, AKP’nin yasama yılı açılış toplantısında Erdoğan, eşini de sahneye çağırarak rozetini taktı. Tugay’a göre...

Ocak ayında, AKP’ye geçeceği konuşulurken, Cemil Tugay “AKP’ye geçersem eşim beni boşar” demişti. 7 Ekim’de, AKP’nin yasama yılı açılış toplantısında Erdoğan, eşini de sahneye çağırarak rozetini taktı. Tugay’a göre sözleri zaten çarpıtılmıştı, karar eşiyle, annesiyle, bütün aileyle birlikte alınmıştı.

Muhalefetten bir öfke seli taştı, öfkeyi çaresizlik takip etti.  Daha Cemil Tugay hazmedilmeden fon skandalı ayyuka çıktı ve Tugay’ı unutturdu. Eylül ortasında, SPK yedi portföy şirketinin 131 fonunu tasfiyeye aldığında dört yüz elli bini aşkın insanın birikimi bir gecede kilitlendi. Aynı günlerde, Adalet Bakanlığı da “Aile ve Nüfus On Yılı” adına on beş ilde LGBTİ+ derneklerine “Ailem Güvende” operasyonları düzenliyor, Kaos GL’nin yöneticileri tutuklanıyordu.

Aileyi LGBTİ+ derneklerinden korumaya ant içmiş bir iktidarın, tam da o günlerde fon skandalıyla görünür hale gelen “başka bir aile ağıyla” anılmaya başlaması “Allah’ın lütfu” olabilir mi?  Eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı, AKP Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya istifa ettiğinde savunması da bir aile hikâyesiydi. Eşi işlemleri onun haberi olmadan yapmıştı. Parti bu savunmaya pek inanmamış olacak ki Sayan Kaya istifasından dakikalar sonra MKYK’nın WhatsApp grubundan, ardından partinin sitesinden silindi.

Bunu önemsiz görmemek gerekiyor. Bir tür aileden dışlanma, evlatlıktan reddedilme hali. Erdoğan da “Yaptığı hatanın sadece kendi şahsını bağladığına inanan varsa büyük bir yanlışın içindedir” dedi.

Doğru söylüyordu; hata kimseyi tek başına bağlamıyor, bir aileyi bağlıyor.  Her ne kadar ailenin büyükleri soygunu birkaç açgözlünün işi diye anlatmaya çalışsalar da her yeni gelişme AKP ailesinde tek bir Kaya olmadığını gösteriyor gibi. Hele Gazze için toplanan bağışların bile Diyanet Vakfı eliyle bir fona aktarıldığı doğruysa, aile içindeki durum tam bir facia. Vakıf faizsiz bir fona yatırım yaptığını, zarar etmediğini söylüyor ama genel müdürü ve iki yardımcısı görevden alındı.

AKP iktidara geldiği ilk günden bu yana “yerli ve milli” olduğunu bas bas bağırıyor, “yerli ve milli aile”yi geliştirmek, yaymak için bin bir türlü politika güdüyor. Peki ya aile aslında bir fon ailesiyse?  Bu aile tablosuna eşlik eden bir operasyon daha var: Muhalefetin seçilmiş belediye başkanları “yolsuzluk” gerekçesiyle aylardır yargılanmadan tutuklu. Yolsuzluk bir yanda suçlama aracı, öbür yanda düzenin bizatihi kendisi.  PARA KOPARTIYOR Tarihçi Richard Bosworth’un  “Per necessità famigliare: Faşist İtalya’da İkiyüzlülük ve Yolsuzluk” makalesi sanki bugünler için yazılmış gibi.

Bosworth, Mussolini’nin özel kaleminin gizli dosyalarına, ihbar mektuplarına, polis raporlarına, telefon dinlemelerine dalıyor ve faşizmin övündüğü o disiplinli, inançlı, kendini ulusa adamış “yeni insan”ın ne halkta ne de Mussolini’nin yakın çevresinde hiçbir zaman var olmadığını gösteriyor. Rejimin en sert adamlarından Farinacci bir istasyon şefinin tayinini engellemeye, kardeşini askeri sınavdan geçirmeye uğraşıyor. Mussolini’nin kendi ailesinden 229, eşi Rachele’nin ailesinden 105 kişi devletten para koparıyor.  Mussolini’nin partisinin adı Partito Nazionale Fascista, kısaltması PNF.

Halk PNF’yi kendi bildiği gibi okurmuş: Per Necessità Famigliare, yani aile ihtiyacından. Alanların pek çoğu, parti kartını faşizme inandığı için değil, işini korumak, evine ekmek götürmek, çocuğunun önünü açmak için alıyormuş. Kart da parti rozeti de inançtan çok boyun eğişi gösteriyormuş: “Ben uslu duruyorum, beni rahat bırakın.” Cemil Tugay’ın “kararı ailece aldık” cümlesinin tam karşılığı değil mi?  Dosyalardaki en karanlık ad ise Amerigo Dumini.

Sosyalist milletvekili Giacomo Matteotti’yi öldüren çetenin başı olan Dumini, 1939’un sonuna kadar devletten iki milyon liretten fazla ödenek almış. İtalya’da yolsuzluk şiddetin yerine geçmemiş, şiddetin ödülü olmuş. Muhalefeti susturmanın bedeli devletin kasasından ödenmiş.  Mussolini kültür için “araçtır, amaç değil; zırhtır, süs değil” demiş.

Ahlak, maneviyat, “dindar nesil”, “yerli ve milli” değerler de böyle bir zırh. O zırhın arkasında güvende olan bir aile var ama bu aile ne ulus, ne inanç, ne de “yerli ve milli aile”. Bu yüzden, aileyi kutsayan söylem ile ailesine fon kazandıranlar arasındaki mesafeyi çelişkili bulmak saflık olur.

Biri vitrin, öbürü ise dükkan.  GÜÇLÜ OLAN KAZANIR Bosworth’a göre faşizm İtalyanları tümüyle değiştirememiş. İnsanlar özel benliklerini korumuş, tam olarak inanmamış, tam olarak teslim olmamış. Bu, geçmişten gelen bir umut gibi görünebilir.

Ama insanların inanmasalar da inanırmış gibi yapıp kendi ailesini kurtarmaya baktığı bir toplumda inançsızlık, itaati kolaylaştırır. Herkesin herkese karşı olduğu yerde en güçlü olan kazanır.  Peki ya biz? İtalya’da faşizm yalnızca kara gömleklilerin sopasıyla değil, “aile ihtiyacından” kart alan milyonların sessiz rızasıyla ayakta durdu.

Geçimimizi kaybetmemek için sustuğumuz, göz yumduğumuz, “boş ver” dediğimiz her an kendi yakamıza görünmez bir rozet takıyoruz. Vurgun haberlerini okuyup “zaten hepsi böyle” diye omuz silktiğimiz her an da. Olup bitene inanmayan ama itiraz da etmeyen bir yorgunluk.  Bu yorgunluğu silip atabilmenin yolu kendi ailemizi kurmamızdan geçiyor.

Kan bağı ve rant paylaşımına dayanmayan, yazgısını ortaklaştıran dayanışma ailesini. Geçen cumartesi gazeteciler için sokağa dökülen on binler gibi, “paşa paşa yatarım, arkadaşlarımdan ayrı tahliyemi istemem” diyen Fatma Kaplan Hürriyet gibi… Aslında çoğunluğuz… 

İlgili Haberler