Annelerimizden hangimiz duymadık, "Allah iyilerle karşılaştırsın kuzum" diye başlayan duayı? Bazıları ister tesadüfe bağlasın ister kendi tercihi zannetsin, benim inancım; iyi kişilerle karşılaşma hali, Allah'ın kuluna ikramıdır. Yıllar var ki, kötülere denk gelmiyorum.
Galiba yaş aldıkça koruyucu meleklerimin sayısı arttı. Belki de iyiler çoğaldı. Çok şükür.
Bir insanın çevresinde iyiler olmalı. Benim gönül dostlarım, birlikte olmaktan kıvanç duyduğum gönül dostlarım; iyiliği bilenler, iyilik yapanlar, iyilikten yana olanlar ve tebessümü yüzlerinde taşıyanlardır. O kadar çoklar, o kadar çoklar ki, fırsat buldukça onları tanıtmaya çalışıyorum.
Ben dostluğun 'kalubela'dan miras olduğuna inanırım. Son Karaman gezimde dost halkam genişledi. Güzel insanlarla tanıştım, yeni yol arkadaşları buldum.
Kimiyle gezdik, kimiyle söyleştik, kimiyle çay kahve içtik, kimiyle sofralar paylaştık. Bir hüküm cümlesiyle, başlıkta kullandığım gibi, yemek konusuna kapı açıyorum. Karaman'ın tadı da var, tuzu da.
Karaman'da yemek yediğim yerleri, sofra dostlarımı ve yediğimiz yemeklerin bir bölümünü paylaşmak istiyorum. İlk sofram Organize Sanayi'de, Karaman'ın en büyük kuruyemiş tesislerinde, Mahmut Ünüvar'ın ev sahipliğindeydi. Allah, Mahmut Ünüvar'ı siyaset girdabına düşmekten korudu.
Bilmem farkında mı? Milletvekili olarak Ankara'ya gelse, birlikte çay bile içemeyecektik. Tecrübeyle sabit: Bugüne kadar, şimdikiler; Selman Oğuzhan Eser, Osman Sağlam ve İsmail Atakan Ünver dahil, Karaman'dan seçilen hiçbir milletvekilinin TBMM'de çayını, kahvesini içmek nasip olmadı.
Ben de onlara ikramda bulunamadım. Mahmut Ünüvar damak tadı olan biri. Geninde var.
Çünkü o bir İhsaniyeli; balın, yağın, yoğurdun, peynirin, etin, suyun iyisini biliyor. Gurme diyebilirim. Ama tadımcı demek daha doğru olur.
Çok yiyen biri değil, nefsini köreltecek kadar yiyip doyanlardan. Şehir dışına çıkacakmış, görüşelim abi, diyerek Karaman'daki ilk sabah kahvaltıya davet etti. Bugünlerde yemek kitabının çıkmasını heyecanla bekleyen Murat Ay, Adem Kocatürk ve Ahmet Çelik sofra arkadaşlarımdı.
Sofrada bir kuş sütü eksikti. Mahmut, el açması börekler yaptırmış, ceviz katkılı tahinli pide hazırlatmış. Kavurmalı yumurta, pastırma, kuzu ciğer, petek bal, pekmez, reçel çeşitleri, tulum keçi peyniri, koyun yoğurdu, domates, salatalık, bol yeşillik...
Uzun masanın üzeri daha pek çok yiyecekle doluydu. Çayın rengi ve kokusu bile bir başkaydı. Sofrayı hazırlayan, sac börekleri yapan hanımefendinin adını not almamışım.
En az on kez teşekkür ederek ayrıldım. Elinden lezzet akan bir ablaydı. İşini severek, zevkle yapan becerikli kadınlarımıza ne çok şey borçluyuz. Mahmut Ünüvar'ın her daveti bir lezzet bombardımanı şeklinde geçiyor.
Onun eski iş yerinde içtiğim paça çorbasının tadı hâlâ damağımda. Unutamadığım bir lezzet. Mahmut Ünüvar'ın sofrasında yine lezzet vardı, sohbet vardı, dostluk vardı, samimiyet vardı, cömertlik vardı. İki saat göz açıp kapayıncaya kadar geçiverdi.
Rahmetli annemin duasıyla başladığım yazıyı yine annemin nasihatiyle noktalayacağım. "Misafir rızkıyla gelir, bereket getirir. Evinizin kapısı sevdiklerinize açık olsun.
Sevmediklerinize de açık olsun. Sofranız ne kadar kalabalık olursa yemeklerin tadı o kadar güzel olur. Misafirden değil, misafirsiz kalmaktan, kapınızın çalınmasından değil, çalınmamasından korkun." Kahvaltı deyip geçmeyin. Kahvaltıyı ana öğün belleyen, sadece sabah yedikleriyle günü bitiren kişiler tanıdım.
Dostlarınızı övmekten, onları başkalarına tanıtmaktan imtina etmeyin. Maksadınız övünmek değil, övmek olsun. Bir sonraki yazım, Ayrancı'nın bir köyünde ballı börekli bir sofra olacak.