Dün akşam mahallemizde yaklaşık iki hafta önce açılan bir berbere gittim. Berber sadece erkeklerin saç sakal tıraşı olduğu yerler için kullanıldığı için “kuaför” yerine “berber” kullanmayı tercih ettim. Kuaför kullanımının da yanlış olmadığını daha genel bir anlam ifade ettiğini belirtmek isterim.
Yusuf Bey’le tanıştık. Aslen Ereğlili olduğunu ve hanımının Karamanın bir köyünden olduğunu söyledi. Benden dört yaş büyüktü.
Daha önce tır şoförlüğü yapmış, uzun yollara gitmiş, birçok ülke gezmiş, en son asıl mesleğine geri dönmüş. Saçlarımı makasla kesmeye başlar başlamaz ben de tecrübelerinden faydalanmak amacıyla kendisine soru sormaya başladım. Bu hayatta en önemli unsur nedir, diye sordum.
Hoşsohbet olan Yusuf Bey daha sonra anlatmaya başladı. İnsanın iki tanrısı vardır: Biri kendi elleriyle oluşturduğu içindeki tanrı biri de gerçekliğine inandığı tanrı. Yetiştirmek için çırak bulamadıklarını söyledi, anne babalar ve eğitim sistemi hakkında konuştu.
Daha sonra mal peşinde koşarken kendimizi ve sevdiklerimizi unuttuğumuzu, “mal tutkusunun” bizi sarhoş ve mecalsiz bıraktığını söyledi. İnsanlar arasındaki bağların eskiye nazaran zayıfladığını ve yalnız yaşayanların çoğaldığını söyledi. Apartların artmasına dikkat çekti.
Birçok konuda tecrübelerimden yararlandığım Yusuf Bey’ in konuşmalarına bir hadis-i şerif ve dört beyitle katkı sağlamak isterim. “İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki gayretleri mideleri, şerefleri servetleri, kıbleleri karıları, dinleri dirhemleri, dinarları, paraları olacak. Onlar mahlûkatın en şerlileridir ve onların Allah katında hiçbir nasipleri yoktur." (Deylemi) Bu hadis-i şerif aslında bugünkü bizlerin halini anlatıyor.
Hemen hemen hepimiz Allah’tan başka ilah, çok sevilecek, sözü dinlenecek, sözünden asla çıkılmayacak yoktur, der dururuz ama berber Yusuf Bey’in dediği gibi içimizde kendi ellerimizle oluşturduğumuz sahte ilahların farkına bile varmayız. Kalp, zihin trenimizin raylarının değiştiğinin bir türlü farkına varamayız. Dilimizle Allah’tan başka ilah yoktur, der dururuz ama yaşantımız, hal ve hareketlerimiz, insanların görmeyeceği yerlerdeki durumumuz dilimizden çıkan o kutsi kelimeyi yalanlar.
Gizliden gizliye taptıklarımız, kalbimizde sevgisi ağır basanların dördünü yukarıdaki hadis-i şerifte Peygamber belirtmiş. Midelerimiz: Midelerimiz ve mide şehveti için market market dolaşmıyor muyuz? Birçoğumuzun amacı, gayreti hayvanlar gibi sadece yemek içmek ve çiftleşmek değil mi?
Servet: Yine birçoğumuz servetlerimizle övünüyor ve onda şeref, izzet, itibar aramıyor muyuz? Karıncalar gibi hırsla çalışıp servet biriktirmiyor muyuz çoluk çocuğumuza? Hanımlar: Yine birçoğumuz evimizdeki hanımlara, çocuklara dönük yaşamıyor muyuz?
Hanım ne derse o, demiyor muyuz? Akşam işten eve dönerken hanımın istediklerini almak için market market gezmiyor muyuz? Hanımın istediği beş altı çeşit gıdayı alıyoruz; ama Allah’ın istediği beş vakit namazı bile çoğu zaman kılamıyoruz.
“Dinleri dirhemleri, dinarları, paraları olacak:” Şöyle bir düşünelim biz alacak verecek, tarla tapan yüzünde birbirimizin canına kıymıyor muyuz? Pilot havada maaşı için uçuyor, kaptan gemiyi maaşı için yürütüyor, memur maaşı için çalışıyor, esnaf para kazandığı için işyerini açıyor. Bunlarda sorun yok, insan emeğinin karşılığını her zaman alabilmelidir.
Sorun şurada biz insanların kendi dinini, yaptığı işin fıkhını öğrenmeye yanaşmayacak kadar marifetullah ilminden uzak kalmasıdır. Dininin emirlerini öğrenmeye zaman ayırmaması, öğrendiklerini de yaşamamasıdır. Bütün zamanını dünyalık toplamak için ayırması; ilme, öğrenmeye zaman ayırmaması, ikinci hayatı unutması, adeta paraya ve paraya dönüşen her şeye gizliden gizliye tapmasıdır.
Sabır olmadan işler hep yarım kalır. Belki de yaşadığımız asır “sabrın” istenilmediği ve hayatın içinden kovulmaya çalışıldığı bir dönem, ne dersiniz? Hemen olsun, bugün olsun, şimdi olsun.
Her şeye bir an önce ulaşma isteği bizim şahıstan şahsiyete geçmememize neden oluyor. Hâtemî (İbrahim Bey) tarafından yazılan şu beyit, sabrın hayatta bize başarı getirdiğini, aceleciliğin ise çoğu zaman biz insanlara kaybettirdiğini anlatır. Erişir menzil-i maksuduna âheste giden, Tiz-reftâr olanın pâyine dâmen dolaşır.
(Hedefine sakin, dikkatli ve emin adımlarla ilerleyen insan amacına, menziline ulaşır. Ancak her şeyi çok hızlı ve telaşlı yapmaya çalışan kişinin eteği ayağına dolaşır; yani hata yapar ve başarısız olur.) Şeyh Galip zorluktan, musibetten sonra bir kolaylığın, lütfun, ihsanın geleceğine değinir. Sabreyle gönül resm-i cefâ dâimâ kalmaz Bu çark-ı felek kimseden ihsânını almaz" (Ey gönül!
Çektiğin bu eziyet ve sıkıntılara sabret; çünkü bu cefanın usulü, düzeni böyle sürüp gitmez, elbet bir gün biter. Bu , kimseden iyiliğini ve lütfunu sonsuza kadar esirgemez; gün gelir senin de yüzün güler.) Nâbî dünyada muradına erenlerin ancak sabır sayesinde bunu başardıklarını koruğun serüveniyle bizlere anlatır. Sabr ile kâm alırlar dünyâda kâm-rânlar Halvâ olur tabî'at sabr eylese Fuzûlî ise insanlara derdini anlatmak yerine başa gelene sabretmeyi öğütler.
Sabr kıl tekye kılıp kûşe-i mihnetde müdâm Kılma ihzâr-ı fegān halka şikâyet Özetle bizi dünyada en çok meşgul eden ve yılların geçmesiyle değişmeyen, kalbimizin derinliklerinde yer alan dünyalıklar gizliden gizliye taptıklarımızdır. Bu taptıklarımız, enerjimizi ve zamanımızı alan dünyalıkların cenneti yoktur, imtihanı çoktur. “Sözlerin büyüğü büyüklerin sözleri” derler, bugünkü yazımızı bu güzel sözle bitirelim: “Kalbin sadefinde din-i hakkın cevheri bulunmazsa beşerin başında maddi manevi kıyametler kopacak ve hayvanatın en bedbahtı en perişanı olacak.”