Ekonomi

‘İslam Birliği’ sosyoloji ve Aleviler

Son zamanlarda Kürt siyasetinden bazı kişilerin doğrudan/dolaylı gönderme yaptıkları Yavuz Selim/İdris-i Bitlisi ittifakı ya da ilk TBMM’nin ‘Müslüman’ kimliği, yeni bir gelecek için birer referans olabilir mi? Bu...

2 okuma

Son zamanlarda Kürt siyasetinden bazı kişilerin doğrudan/dolaylı gönderme yaptıkları Yavuz Selim/İdris-i Bitlisi ittifakı ya da ilk TBMM’nin ‘Müslüman’ kimliği, yeni bir gelecek için birer referans olabilir mi? Bu soruya makul yanıt vermenin ilk yolu, her iki referansın sosyolojik karşılıklarına ve sonuçlarına bakmaktır. Referans verilen bu deneyimler hangi kimlikleri içeride, hangilerini dışarıda bırakmıştır ve bu süreç nasıl işlemiştir?

Bu soruların yanıtları da aynı bağlamda önem kazanır. Yavuz Selim/İdris-i Bitlisi ittifakı, Anadolu’da yerleşik Kızılbaş toplulukların kitlesel kırımından azade düşünülemez. Kızılbaşların yaşadığı coğrafyalarda gerçekleştirilen o büyük kıyım, izleyen yüzyıllarda yeni katliamlara ve diğer tasfiyeci girişimlere altlık oluşturmuştur.

Pir Sultan’ın katlinden, Bektaşi Tekkelerinin top atışı ile yıkılmasına, Kızılbaş yerleşimlere askeri müdahalelerden, kanaat önderlerinin uzak diyarlara sürgün edilmesine kadar tüm siyasi pratikler, şimdi referans gösterilen o ittifakın da beslendiği iklimde mümkün olmuştur. Bugün artık bir tür söylemsel alışkanlık gibi tekrarlanan İslam Birliği idealinin 20. yüzyıldaki örnekleri de benzer sosyolojik sonuçlar üretmiştir ki bir örneği ilk TBMM deneyimidir.

1920’de kurulan meclisin en güçlü politik söylemi ‘İslam şemsiyesi’, Kürt ve Alevi milletvekillerine de yer açmış; hemen tüm kimliklerden Müslüman vekiller ve inanç önderlerinin toplandığı bir mecra olmuştu. Ama bunun ilk sosyolojik karşılığı, coğrafyanın Müslüman olmayan kadim kimlik ve kültürlerini yönetim sisteminin dışında kalmasıydı. Yanısıra çoğul bir görüntü sergilese de, Müslüman öteki etnik gruplar için de güven verici bir gelecek vaat etmemişti.

Nitekim kısa ömrü sonunda bu çoğul görüntü bitmiş ve Alevi temsilciler için olduğu gibi, kimlikleriyle orada bulunan diğer milletvekilleri de dışarıda bırakılmışlardı. Dahası bir kısmı idam edilmiş, hatta bu meclis görevdeyken Koçgiri katliamı gerçekleştirilmişti.  Bugün Türkiye’nin geleceğine dair yeni senaryolar ve projeksiyonlar konuşulduğunda gerek Yavuz Selim/İdris-i Bitlisi ve gerekse ilk TBMM’ye referans vermek, bilerek ya da bilmeyerek geleceği, öteki bazı kimlikler için belirsiz hale getirmek demektir. Belirsizlik ise kendi başına endişe nedenidir.

Kaldı ki ‘Türk-Kürt ittifakı’ vurgusunda somutluk kazanan bu ‘İslam Birliği’, ilkinde olduğu gibi ikincisinde de Kürtler için, herhangi bir siyasal kazanım sağlamamış, aksine büyük yıkım üretmiştir.  Nitekim bugünün Kürt siyasi hareketi de söz konusu iki deneyime referans vermemiş ve o deneyimlerin yok saydığı/yok ettiği kimliksel alanları özellikle görünür kılmaya yönelen bir siyaset izlemiştir. Bunun en bilinen örneği HDP deneyimidir ki yüksek oy almasında tam da ‘öteki’ kimliklere alan açan bu çoğul siyaset etkili olmuştur. Keza Selahattin Demirtaş’ı sadece Kürtler için değil, bütün ülkede bir politik önder haline getiren faktörlerden birisi de bu çoğulcu yeni siyaset anlayışı olmuştur.

Özgün siyasi bir yapı olarak HDP’nin çoğul sosyolojiye uygun bu politikası, diğer ‘öteki’ kimlikler gibi Alevilere de alan açmış, son kırk yılda örgütlenen Aleviler, bu yeni politik imkan aracılığıyla sadece TBMM’de değil, Belediye Meclislerinde de, yasal olmasa bile meşru biçimde kimlikleriyle yer alabilmişlerdir. Dolayısıyla şimdilerde zaman zaman İslam Birliği deneyimlerine referans veren bazı Kürt siyasi aktörlerin dili, her şeyden önce bu siyasi geleneğinin inşa ettiği yeni perspektifle de uyumlu değildir. Bütün bu sosyolojik deneyimler-süreçler bağlamında, Alevilerin, kendileri için ciddi bir tedirginlik yaratan İdris-i Bitlisi/Yavuz Selim ittifakına referans veren söylemlere karşı bir ses vermeleri hem anlaşılır hem de haklıdır.

Bununla birlikte tüm siyasetini Alevifobik bir ortam inşa etmek üzerine kurmuş politik sistemi sorgulamak yerine, yanıbaşında kendine alan açan, dahası kendiyle aynı akıbeti yaşamış kimlikleri hedef haline getirmek anlamına gelen bir dil-söylem eğilimi, bütün bu sosyolojik duruma ve hakkaniyete uygun değildir.

İlgili Haberler