Madencilerin Ankara direnişi yalnızca bir ücret alacağı meselesi değil. Ücretini alamayan işçinin hangi hukuki yollara sahip olduğu, devletin işveren karşısındaki denetim gücü, çalışmaktan kaçınma hakkı, sendikal mücadele ve toplantı-gösteri özgürlüğü bu olayda aynı anda tartışmaya açıldı. Asıl soru şu: İşçi hakkını almak için neden aylarca direnmek, mahkemeye gitmek ve sonunda sokağa çıkmak zorunda kalıyor?
MESELE NASIL BAŞLADI Yıldızlar SSS Holding'e bağlı Doruk Madencilik ve Eti Gümüş işletmelerinde çalışan işçilerin ücret, kıdem tazminatı, fazla mesai ve diğer işçilik alacakları konusunda uzun süredir sorun yaşanıyor. Dosya yeni de değil. İşçiler daha önce de Ankara'ya gelerek haklarını istemiş, çeşitli görüşmeler yapılmış ve ödeme konusunda taahhütler verilmişti.
Nisan ayında yapılan görüşmelerin ardından üç bakanlığın garantörlüğünde, işçilerin alacaklarının belirli tarihlerde ödeneceği yönünde taahhüt verildiği sendika ve işçiler tarafından açıklandı. Ancak bu taahhütlerin bütünüyle yerine getirilmediği gerekçesiyle mücadele yeniden başladı. Haziran ayında da aynı sorun nedeniyle işçiler yeniden Ankara'ya gelmek istedi.
Bu süreçte geçişlerinin engellendiği ve eylemlerinin farklı biçimlerde sürdüğü bildirildi. Ağustos ayına gelindiğinde sorun artık yalnızca işverenle işçiler arasındaki bir ücret anlaşmazlığı olmaktan çıktı. İŞÇİLER NEDEN ANKARA'DA 10 Ağustos'ta Eti Gümüş ve Doruk Madencilik işçileri, ödenmeyen ücret ve tazminatları ile diğer özlük hakları için Ankara'ya geldi.
Talepleri arasında birikmiş ücret ve tazminatların ödenmesi, geriye dönük özlük haklarının verilmesi ve daha önce imzalandığı belirtilen ödeme protokolüne uyulması bulunuyordu. İşçilerin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önünde açıklama yapmak istemesi polis müdahalesiyle karşılaştı ve çok sayıda işçi gözaltına alındı. Sonrasında direniş günlerce sürdü.
13 Ağustos'ta Yıldızlar SSS Holding Yönetim Kurulu Başkanı Sebahattin Yıldız işçilerle görüşerek ödemelerin yapılacağını açıkladı. Yıldız, farklı işletmelerde de ödeme sorunları yaşandığını, Doruk'ta alacakların yüzde 90'ının ödendiğini ve kalan bölümün de ödeneceğini söyledi. Ancak verilen sözler sorunu tamamen çözmedi.
Ve bugün geldiğimiz noktada, işçilerin direnişinin 17. gününde Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Gökay Çakır ile sendikanın Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu tutuklandı. Savcılık, sendika yöneticileri hakkında “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasında bulundu.
DEVLET NEDEN TAHSİL EDEMİYOR Asıl tartışılması gereken soru budur. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın işyerlerini denetleme, iş mevzuatına aykırılıkları tespit etme ve mevzuatta öngörülen idari yaptırımları uygulama yetkileri bulunuyor. Nitekim Doruk Madencilik dosyası daha önce TBMM gündemine de taşınmış; Çalışma Bakanlığı tarafından tespit edilen idari para cezaları ve işçilerin ücret, ikramiye, tazminat ve diğer alacakları Meclis araştırma önergesine konu edilmişti.
Fakat burada çalışma hayatının temel açmazlarından biri ortaya çıkıyor: Devlet işverenin mevzuata aykırı davrandığını tespit edebilir; fakat işçinin bireysel alacağını her durumda aynı anda tahsil edip işçinin hesabına yatıran hızlı bir mekanizma bulunmuyor. İşçi çoğu zaman önce arabuluculuğa, sonuç alınamazsa mahkemeye, ardından icraya gitmek zorunda kalıyor. İşveren açısından zaman geçtikçe borcun ödenmemesi bir uyuşmazlık haline gelirken, işçi açısından aynı zaman kira, elektrik, gıda, çocukların okul masrafı ve hayatın devamı demektir.
Hukuk ile hayat arasındaki mesafe tam da burada ortaya çıkıyor. Burada “kanun işçiyi korumuyor” demek de doğru değil. Sorun, mevcut hakların ve yaptırımların işçinin alacağına hızlı ve etkili biçimde ulaşmasını her zaman sağlayamaması.
İşveren açısından ücret borcunun zamanında ödenmemesinin maliyeti düşük kalırken, işçi açısından hakkını almak için uzun süren hukuki süreçlere katlanmak ağır bir yük haline gelebiliyor. ÇALIŞMAKTAN KAÇINMA HAKKI İş Kanunu'nun 34. maddesi ücretin zamanında ödenmemesine karşı işçiye önemli bir hak tanıyor.
Ücreti ödeme gününden itibaren 20 gün içinde, mücbir bir neden dışında ödenmeyen işçi, iş görme borcunu yerine getirmekten kaçınabilir. Bu nedenle ücretini alamayan işçinin çalışmaması her durumda “iş bırakma” veya “grev” olarak değerlendirilemez. Burada bireysel iş hukukundan doğan özel bir çalışmaktan kaçınma hakkı söz konusudur.
Ancak bu hakkın kullanılması da işçinin daha önce birikmiş ücret ve tazminatlarını kendiliğinden cebine koymuyor. İşçi çalışmaktan kaçınabilir ama işveren geçmiş alacaklarını ödemezse uyuşmazlık yine devam ediyor. İşçi bu kez arabuluculuk, dava ve icra süreçleriyle karşı karşıya kalıyor.
Bir başka önemli ayrım da grev konusunda. Madencilerin Ankara'daki eylemlerinin tamamını doğrudan “grev” olarak nitelendirmek hukuken doğru olmayabilir. 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu'ndaki grev, toplu iş sözleşmesi uyuşmazlığı bağlamında ve kanunun öngördüğü prosedür içerisinde kullanılan bir toplu mücadele aracıdır.
Buradaki eylemlerin önemli bölümü ise ödenmeyen işçilik alacaklarının tahsili için yapılan basın açıklaması, oturma eylemi, yürüyüş ve benzeri hak arama faaliyetlerinden oluşuyor. Bu ayrım önemli. Çünkü bir işçinin ücretini alamadığı için çalışmaktan kaçınması ile sendikal örgütlenme veya toplu iş sözleşmesi sürecindeki yasal grev aynı hukuki kategori değildir.
İŞÇİNİN GÖSTERİ HAKKI Anayasa'nın 34. maddesi herkesin önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahip olduğunu söylüyor. Elbette bu hak sınırsız değil; ancak sınırlamanın da Anayasa'da belirtilen koşullara ve kanuna dayanması gerekiyor.
Dolayısıyla burada sorulması gereken soru şu: Ücret ve tazminatını alamayan işçinin, hakkını ödemekle yükümlü olan işverenden ve bu konuda sorumluluk üstlenen kamu kurumlarından hesap sormak amacıyla yaptığı barışçıl bir eylem hangi noktada kamu düzenine yönelik bir tehdit haline geliyor? Sendika yöneticileri hakkındaki tutuklama kararının hukuka aykırı olduğunu peşinen söylemek elbette doğru olmaz. Bu konuda yargı süreci devam edecek.
Ancak tutuklama gerekçesi ile işçilerin hak arama biçimleri arasındaki ilişkinin, toplantı ve gösteri özgürlüğü ile sendikal faaliyetler bakımından ayrıca tartışılması gerekiyor. İŞÇİ NEDEN HAKKINI SOKAKTA ARIYOR Madencilerin yaşadığı olayın en önemli tarafı belki de burası. “Sıradan” diyorum; önemsiz olduğu için değil, çalışma hayatında benzer olayların çok sık yaşandığı için.
Bugün maden işçisi, yarın tekstil işçisi, başka bir gün metal işçisi veya konkordato ilan eden bir şirketin çalışanları aynı sorunla karşı karşıya kalabiliyor. İşverenin mali sıkıntısı, şirketin el değiştirmesi, fabrikanın kapanması veya patronun ödeme yapmaması halinde aynı soru tekrar karşımıza çıkıyor: İşçinin alın teri nasıl ve ne kadar sürede güvence altına alınacak? Bir işçi ücretini alamadığında çalışmaktan kaçınma hakkına sahip.
İş sözleşmesini haklı nedenle feshedebilir, arabuluculuğa başvurabilir, dava açabilir, icra takibi yapabilir, sendikası aracılığıyla mücadele edebilir ve anayasal sınırlar içinde toplantı ve gösteri hakkını kullanabilir. Kağıt üzerinde bunların tamamı önemli haklar. Ama işçinin ihtiyacı çoğu zaman “bir gün hakkımı alırım” değildir.
İşçinin ihtiyacı bugün ücretidir. Bu nedenle çalışma hukukunun önündeki asıl mesele yalnızca yeni haklar yaratmak değil, mevcut hakların hızlı, etkili ve caydırıcı biçimde uygulanmasını sağlamaktır. YALNIZCA MADENCİLERİN MESELESİ DEĞİL Madencilerin Ankara'daki direnişini yalnızca “işçiler eylem yaptı, sendikacılar tutuklandı” başlığına sıkıştırmak büyük resmi kaçırmak olur.
Bu olay, Türkiye'de işçinin hakkının kanunda bulunması ile o hakkın fiilen ve zamanında alınabilmesi arasındaki farkı gösteriyor. Ücretini zamanında alamayan işçi çalışmaktan kaçınabiliyor ama parasını yine alamayabiliyor. Dava açabiliyor ama kararın çıkmasını bekliyor.
İcra takibi yapabiliyor ama bu kez işverenin üzerinde tahsil edilebilir malvarlığı bulunup bulunmadığıyla karşılaşıyor. Sendikasını devreye sokabiliyor ama sendikal mücadele de çeşitli hukuki ve fiili sınırlarla karşılaşabiliyor. Sokağa çıktığında ise toplantı ve gösteri hakkının sınırları tartışılıyor.
Sonuçta işçi, kendi alın terinin karşılığını isteyen kişi olmaktan çıkıp kamu düzeni tartışmasının tarafı haline gelebiliyor. Madencilerin meselesi tam da bu nedenle yalnızca madencilerin meselesi değildir. Mesele, Türkiye'de işçinin ücretinin, tazminatının ve alın terinin gerçekten ne kadar güvende olduğudur.