Türkiye’de siyaset alanının daralması ve günden güne yoğunlaşan devlet baskısı, iktidara siyaseti, siyasi aktörleri ve hatta düşünme biçimlerini kendi devamlılığını sağlamak için dizayn edebileceği elverişli şartlar sunuyor. İktidar her dönemde farklı konseptler geliştiriyor ve kendi dışındaki güçleri farklı pozisyon alışlara zorluyor. Yıllar geçse de bazı olgular değişmiyor.
Ülkenin önüne, halkın gerçek ve acil çözüm bekleyen sorunları dışında, sürekli başka gündemler çıkıyor. Bunu çoğu kez “gündem değiştirme”, “iktidarın ülkenin sorunlarından kaçması” olarak eleştiriyoruz. Ancak siyaset biraz da böyle bir faaliyet.
İktidarlar siyasetin hiçbir zaman “kendi mecrasında” akmasına izin vermek istemez. Hayatın olağan akışı, yani ekonomi başta olmak üzere sistemin yapısal sorunlarının odak haline geldiği bir siyasi akış, geniş kitlelerin iktidar karşısında konsolide olduğu bir denklemin koşullarını oluşturur; böylesi bir atmosfer egemenler için daima tehlikelidir. Olağanüstü nitelikteki rejimlerin, siyasete yön vermek için çok etkili enstrümanları bulunur.
Bu rejimler, kendilerinin takipçi konumunda olduğu bir siyasi maceranın içinde gelişigüzel sürüklenmez, siyasete rota çizerek aktörlerin önceliklerini, risk hesaplarını ve çelişkileri algılama biçimlerini dönüştürür. Yargıyı kullanabilen, dost-düşman rollerini yasalara göre değil çıkarına göre dağıtabilen, kimin içeride kimin dışarıda olacağına karar verebilen, hizaya gelmeyene sopa gösterip hizaya gelene ödül dağıtabilen bir iktidar, kolaylıkla kendi planına uygun bir siyasi mimariyi ortaya çıkarabilir. AKP iktidarında bir kez daha bunun örneğini görüyoruz.
Türkiye bariz şekilde iyi yönetilemiyor. Halkın yaşadığı geçim krizi kronik bir probleme dönüştü. İzlenen sermaye yanlısı politikalar bir kesimi aşırı zenginleştirirken batıdan doğuya emekçi halk kesimlerini yoksullaştırdı.
En temel ihtiyaçlar bile borçla harçla karşılanıyor. Milyonlar ağır bir faiz yükü altında, bankalar ise kârlarını katlıyor. Eğitimden sağlığa kamusal hizmetlerde büyük ve kalıplaşmış sorunlar var.
Bütün bunlar demokrasinin adım adım budandığı bir tarihsel dönemde gerçekleşiyor. Anayasal haklar lükse dönüşürken hapishaneler, hukuken orada olmaması gereken bir yığın insanla dolu. Soruşturma, gözaltı, ev hapsi, imza şartı ve yurt dışına çıkış yasağı hayatın olağan bir parçasına dönüştü.
Ancak içinden geçtiğimiz günlerde şuna odaklanmamız isteniyor: “Bu rejimde demokrasiyi güçlendirmek mümkün.” “Terörsüz Türkiye” süreci etrafında bir demokratikleşme, barış ve özgürlük iddiası konuşuluyor. Kürt sorununda silahlı dönemin kapanması elbette tüm müspet gelişmeler yolunda zorunlu bir başlangıçtır. Şiddetin son bulması memleket için nereden bakılırsa bakılsın büyük bir kazanım oldu.
Fakat sürecin ülkeye gerçek anlamda bir demokrasi vadetmediği de tüm çıplaklığıyla önümüzde duruyor. Süreç iktidar tarafından başından bu yana “terörü bitirme” süreci olarak kodlandı ve asla demokrasiyi geliştirecek bir akılla yürütülmedi. Ne içeriğinde ne de pratik adımlarında bir demokratikleşme niyetinin izleri vardı.
İki yıldır muhalefet üzerindeki baskı artarak devam etti. Seçilmiş siyasetçiler birbiri ardına tutuklanarak son yerel seçimdeki tablo birçok yerde terse çevrildi. Rejim esnemek şöyle dursun, baskı ve kuşatmayı yoğunlaştırarak kendisini tahkim etti.
Muhalefette “demokratikleşiyor muyuz acaba” diye en ufak bir soru işareti yaratmaya bile uğraşmadı. Biat edene ödül, itiraz edene sopa mekaniğini işletti. Çünkü iktidarın tek amacı, muhalefetin belini her türlü yöntemi kullanarak kırıp sandığa gitmek.
Muhataplık yönünden İmralı’nın merkeze alındığı süreç de, bölgesel gerekçeleri olmakla birlikte, iç politikada bir dönem öncesinin muhalif blokunu dağıtmak için araçsallaştırılıyor. Sürece eleştirel yaklaşanlara “Demokrasi istiyorsanız sürece girin, yoksa konuşmaya hakkınız yok” minvalinde karşılıklar veriliyor. Ancak sürecin nihayetinde ülkeyi götüreceği yerle ilgili endişeler, siyasi mücadelenin ve polemiklerin konusu yapılmıyor.
Baskıcı iktidarı, hâkim güç ilişkilerini, seçimi ve devamını konuşmaktan kaçınan bir süreç kavrayışı masaya konuluyor. Süreç “siyaset üstü” tutularak üreteceği muhtemel sonuçlar önemsizleştiriliyor. “Şimdi onun zamanı değil” deniliyor.
Evet, süreç silahların susması yönünden kıymetli fakat bu ülke günün birinde bir seçime gidecek, yurttaşlar birilerine oy verecek ve sonunda bir iktidar belirlenecek. Peki bu konuda ne istiyoruz, ne olmasını umuyoruz? “Terörsüz Türkiye”, demokratikleşme projesini Erdoğan iktidarına mecbur bırakıyor mu, bırakmıyor mu?
Süreç ülkeye, genişletilmiş Cumhur İttifakı’nın iktidar olduğu koşulları mı dayatacak? İktidarı mağlup etme mücadelesi ve ihtimali, sürecin sınırları ve olası sonuçları içinde mi? Bu soruları pas geçmek, kuşkuları dindirmek bir yana daha da büyütüyor.
İmralı Heyeti’nden Faik Özgür Erol’un “sürece entelektüel destek yok” sözü de mevcut realiteden ve bu sorulardan kaçışın uzantısıydı. Bir siyasi sürece entelektüel katkının olabilmesi için o sürecin yürütüldüğü ülkede düşünce ve ifade özgürlüğünün hukukun teminatı altında olması gerekir. Bir ülkede özgürlük yoksa, komedyeninden akademisyenine, gazetecisinden siyasetçisine herkesin hukuksuz şekilde cezaevine atılma tehlikesi bulunuyorsa, tartışma konusu yapılacak olan entelektüel katkının düzeyi değil, bu katkının ortaya çıkmasını engelleyen atmosferi yaratan yönetme stratejisidir.
Bu stratejinin sahibi de iktidardır. Ama belki de Erol “katkı” yerine “destek” ifadesini bilerek kullandı. Belki o da insanların “destek” dışında süreç hakkında konuşmasının risk olduğunu içten içe kabul ediyor.
İşte bu ortamda entelektüel katkı değil ancak kitlesel kaygı gelişiyor. Devleti karakterize eden mevcut iktidar, bırakalım askeri teknolojiyi, en basit kamu hizmetini bile siyasi prestijini artırmak için kullanırken, temel atma törenlerini, okul, hastane açılışlarını dahi görkemli şovlara çevirip büyük nutuklar atarken, demokratikleşme ve anayasa değişikliği gibi kallavi meseleleri iktidarın devamlılığını hesaba katmadan konuşma çabası en hafif tabirle bir aldatmaca hamlesidir. Böyle bir yaklaşım, muhalif kesimlerde meşru bir karşılık bulamaz.
Kürt’ünden Türk’üne muhalif kesimlerin ülkeye dair fikir, kaygı ve taleplerini yok sayarak demokrasi konusunda herhangi bir ilerleme sağlanamaz. Rejimin makbul gördüğüne “korunaklı alan” lütfetmesi demokrasi olarak kabul edilemez. Erdoğan-Bahçeli ortaklığı, her adımı seçimi gözetip rejimi ayakta tutmak hedefiyle atarken muhalefete yarını görmeyen bir siyasi mücadele hattı dayatılamaz.