İki Önemli Alışkanlık
Hayatımızın kalitesini alışkanlıklarımız belirliyor. Bu hayat yolunda yürürken iyi ya da kötü alışkanlıklar ediniriz ve bu alışkanlıklar zamanla kopmaz sağlam bir zincir haline gelir ya geleceğimizi ihya eder ya da imha...
Hayatımızın kalitesini alışkanlıklarımız belirliyor. Bu hayat yolunda yürürken iyi ya da kötü alışkanlıklar ediniriz ve bu alışkanlıklar zamanla kopmaz sağlam bir zincir haline gelir ya geleceğimizi ihya eder ya da imha eder. Sabahın erken ve en soğuk vaktinde minibüs bekleyen kadın, erkek işçiler gözüme ilişmeye başladı.
Üşümemek için kışlık iş elbiselerini giyen kimi genç kimi orta yaş kimi ihtiyar işçiler elma toplamaya gitmek için kaldırımda bekleşiyorlardı. Sabah erken vakitte kalkıp güneşi üzerine doğurmamayı alışkanlık haline getiren o elma tutan, geçim yükünü omzunda taşıyan eli nasırlı işçilerin ellerinden öpüyorum. Hayatımızın kalitesini belirleyen geleceğimizi güzelleştiren iki önemli alışkanlığa değineceğim bugünkü yazımda.
Bu noktada kafa yormuş bilgelerin, âlimlerin söylediklerinden ve tecrübelerimden biliyorum ki, zamanının hakkıyla yönetemeyen bir bireyin bu dünyada izzetli yaşaması ve büyük işler başarması çok zordur. En iyi zaman yönetimi erken yatağa girme ve erken yataktan kalkma alışkanlıklarıyla şekillenir. Ortalama gece saat 10.00 gibi yatmak ve sabah güneş doğmadan 5.00 gibi kalkmak.
Sabah kalktıktan sonra o günün plan ve programını yapmak, o plan ve programa ciddiyetle uymak. Günlük, haftalık, aylık, yıllık programlar yapmak bizi bu hayat yolunda yürürken savrulmaktan, dağınıklıktan, başıboşluktan kurtarır. Sabah güneş doğmadan kalkan bir insanla güneş doğduktan sonra kalkan bir insanın dünyadaki nasibi, rızık akışı, gelecekteki başarısı aynı olmayacaktır.
Zamanını hakkıyla yöneten kendisini, işini, insanları, kazancını, geleceğini ve dünyayı yönetir. Zamanını hakkıyla yönetemeyenler, kendisini ve kazancını yönetemez; zaman yönetimini başaranlar tarafından yönetilir. Zamanını hakkıyla yönetenlerin hedefleri vardır, sevdiklerine ve dünyaya verecek bir şeyleri vardır.
Çalışmayı ve üretmeyi severler, işleriyle uğraşırlar, kişileri konuşarak zamanlarını boşa geçirmekten kaçınırlar. Zamanlarını hakkıyla yönetemeyenlerin ise büyük bir hedefleri olmadığı için çalışma ve üretme azimleri de yoktur. Sabah erken kalkmaktan nefret ederler; konfor, şehvet, benlik, dedikodu, beklenti hastalığından bir türlü kendilerini kurtaramazlar.
Savurganlık, israf denilince nedense ilk akla gelen “zamanın boşa harcanması, öldürülmesi” akla gelmez. Benjamin Franklin’in de dediği gibi en büyük savurganlık zamanı boşa harcamaktır. “Zaman her şeyin en değerlisiyse zamanı boşa harcamak en büyük savurganlık olmalıdır.” Zamanı boşa harcayan, her gün bedava olarak verilen zamanın içine bir şeyler koyamayan bir insan bu dünyada yaşamanın hakkını vermiş olmaz.
Zamanı boşa harcayan aslında kendini ve sevdiklerini harcar; dünya ve ikinci hayatını harcar. Kitap okuma alışkanlığı elde edememiş bir insan dünyayı iki gözle görür, bir akılla tefekkür eder; görüşü dar, tahminleri isabetsizdir. George R.R.
Martin’ in de dediği gibi okuyan, araştıran, sorgulayan insan binlerce hayat yaşar; okumayan insan ise bir tane hayat yaşar. “Bir okur, ölmeden önce binlerce hayat yaşar. Hiç okumayan birisi ise yalnızca bir tane.” Rabbimizin adına okumak ilk önce kutsal kitabımızı ve kâinat kitabını okumak bizi temiz, dürüst, ahlaklı insanlar haline getirir.
Rabbimizin adıyla başlayan hakkıyla hayata yansımış bir okuma eylemi dünya insanını cahillikten, zalimlikten, nankörlükten, şımarıklıktan, taşkınlıktan, azgınlıktan, bencillikten, nemelazımcılıktan, zamanı ve kaynakları israftan kurtarıyor. Yunus Emre okumanın gayesini ne güzel ifade etmiş. Bireyin iç dünyasında dini ilimler ve fenni ilimler barışırsa bu asrın insanı, daha güzel bir hal alacaktır.
Maneviyattan uzak okuma eylemi kibri, şikâyeti, hırsı, hasedi, huzursuzluğu, bencilliği çoğaltıyor. Dinimizin ilk emrinin “oku” olmasına rağmen ne yazık ki yetmiş yaşındaki bir kişinin bile yedi tane kitap okumadan dünyadan gelip geçtiğine şahit oluyoruz. İman, amel ilişkisinde ilmin önemi büyüktür.
Yeterli ilim olmadıktan sonra ne imanın tadını ne de yaptığımız hayırlı işlerin hakkıyla sevabını alabiliriz. Okumak denince öğrenciler ve eğitimciler aklımıza geliyor, ne kötü bir geliş ne kötü bir toplumsal anlayış. Seneca’nın kitap okumanın önemini vurguladığı şu sözü önemlidir: “Kitapsız yaşamak, kör sağır ve dilsiz yaşamaktır.” Kör, dilsiz, sağır denince ne yazık ki özel, engelli vatandaşlarımız akla geliyor.
Asıl kör, sağır ve dilsiz kitap okuma alışkanlığı kazanamamış, okumak eylemi ile barışamamış, kitabi bilgiyi elde edememiş insandır. Hakikate, doğru bilgiye ancak merak, okumak ve araştırmakla ulaşılabilir; duymak yoluyla elde ettiğimiz bilgiler çoğu zaman bizi hakikate götürmez. Her gün hemen hemen üç öğün sofranın başına otururuz, çeşitli gıdalarla besleniriz, bu biyolojik olarak hayatta kalmamız için gereklidir.
Ruhumuzun, beynimizin, kalbimizin gıdası olan kitap sofrasının başına da bir öğün oturmazsak en az bir saatimizi okuma eylemine vermezsek vay halimize ki vay! Dolaplarımızda her şey var, yok yok nerdeyse. Ama bazı evlere gidiyorum kitaplık namına bir şey göremiyorum.
Her gün televizyon seyredilen evler var, ama her gün kitap okunan evler ne de çok az! Özetle zaman yönetimini başaramamış bir birey gün, hafta, ay, yıl çarkları arasında öğütülür de haberi olmaz ve koskoca ömre bir “hiç” sığdırmış olur ve kaybeder. Yine kitap okuma alışkanlığı kazanamamış bir birey de kendisine verilen potansiyeli gerçekleştirmeden zihnini ve özünü açmadan güzelleştirmeden temiz bir akla ve öze sahip olamadan bu dünyadan göçer gider ve kaybeder.
İlim ve öğrenme olmadan yapılan işler hakkıyla olgunlaşmaz; yarım kalır, yerine ulaşmaz vesselam.



