Halk TV olayı ve yakın tehdit!
Halk TV’ye haksız ve hukuksuz şekilde el konulmasının nedenlerine ve olası sonuçlarına ilişkin bu yazıya başlarken, bir yandan da göz ucuyla televizyona bakıyor, "son dakika" haberlerini kaçırmamaya çalışıyorum....
Halk TV’ye haksız ve hukuksuz şekilde el konulmasının nedenlerine ve olası sonuçlarına ilişkin bu yazıya başlarken, bir yandan da göz ucuyla televizyona bakıyor, "son dakika" haberlerini kaçırmamaya çalışıyorum. Televizyonun sesi kısık. Hücremde Sözcü TV açık, aklım Murat Ağırel dostumda.
Bu hafta yazımı erken göndermek zorunda olduğum için Pazartesi akşamı yazıyorum. Bekleme nedenim bu. Salı (20 Ekim) yazıyı vereceğim.
Sonunda korktuğum oldu ve değerli meslektaşımız, akıl almaz gerekçelerle tutuklandı. Ülke tam bir baskı iklimine girdi. AKP iktidarı "milli irade" ilkesini de söylemini de terk etti.
Polis ve Adliye gücüne dayalı, hukukun askıya alındığı (fiilen), Anayasal güvencelerin bulunmadığı bir dönem yaşanıyor. Siyasal İslamcı iktidar adım adım totaliter bir rejimin inşasını yürütüyor. Rejim değişikliği sürecini tamamlamaya çalışıyor.
AKP, bu bağlamda, her araç ve yöntemi kullanarak, tarihsel ve siyasal ömrü tükenen iktidarını korumaya çalışıyor. Çünkü hedefine ulaşabilmek için iktidar ömrünü uzatmak zorunda olduğunu görüyor. Bu amaçla Kürt sorununun çözümüne yönelik yeni bir süreç başlatırken, bir yandan da demokratik ve toplumsal muhalefeti sindirmeye çalışıyor.
Silahlı-silahsız Kürt muhalefetini etkisizleştirerek yedeklemenin kendisi için yeteceğini sanıyor. Fon soygununun patlaması hesapları bozuyor. İKTİDAR TÜKENİŞİ Çok yanıldığını herkes fazla beklemeden görecek. Toplumsal faylarda büyük bir gerilim birikiyor. Ülkede siyasal öfke kabarıyor. Fiilen, tarihen, ahlaken ve siyaseten tükenen iktidar, salt baskı ve şiddet kullanarak -geçici olduğunu sandığı- bu dönemi atlatabileceğine inanıyor. Gerçeklikten koptuğu, algıyı yönetip, olguyu yok sayarak ya da üstünü örterek başarılı olunabileceğini sanıyor. Akılcılık ve bilimden kopuk olmanın yarattığı bir tabloyla karşı karşıyayız. Murat Ağırel boyun eğmeyen gazeteciler soyundandır. O, bu rejimin zindanlarını tanır. Bu baskı ve zulüm iktidarının hiçbir yaptırımı "ekmek kadar temiz, su gibi aydın" insanları, bu toprakların onurlu evlatlarını teslim alamayacak. Dahası, toplumdan rıza üretme kapasitesini yitiren, tazelenmiş bir ahlaki ve siyasi onay alamayan iktidarın, hiçbir hamlesi ya da yaptırımı, tükenen ömrünü uzatmaya yetmeyecek.
Tam aksine iktidarın toplumsal muhalefeti ve bağımsız gazeteciliği susturmaya yönelik her operasyonu onun sonunu yakınlaştırıyor. BASKI KORKUNUN İŞARETİDİR Halk TV’ye el konularak kayyum atanması iktidarın TELE1’e yönelik saldırı ve kumpasıyla girdiği koridorda sınır tanımadan ilerleyeceğini gösteriyor. Halk TV’ye el konulması, rejim bakımından yeni bir eşiğin aşılmasıdır. Tele1’in de susturulmasıyla, Türkiye’nin kesintisiz şekilde en çok izlenen televizyon kanalı haline gelen -ki önceden de genelde ilk sıradaydı- Halk TV’nin, iktidar tarafından kontrol altına alınması, toplumsal muhalefetin ezilmesi ve susturulmasına yönelik daha yüksek bir baskı dalgasının habercisidir. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin hukuk yoluyla ele geçirilmesi ve bir dönem daha cumhurbaşkanlığının garantilenmesine kadar uzanacak bir dönemde, yeni rejimi de yerleştirmeye yönelik siyasal baskı hamleleri devam edecek. Siyasal şiddetin dozu artacak. Darbe süreci derinleşiyor.
İşte bu nedenle iktidar, toplumsal bir tepkiyi, dahası çok korktuğu kitlesel bir öfke / protesto dalgasını önleyecek tedbirler almaya çalışıyor. Bu amaçla bağımsız medyayı susturmak istiyor. Çünkü, toplum duymaz ya da kötülüklerden haberdar olmaz ise durumu idare edebileceklerini, dönemi "kazasız-belasız" geçirebileceklerini sanıyorlar. Olursa da devlet ve örgüt gücüyle üstesinden geleceklerine, bu bağlamda medya gücünü elde tutmak gerektiğine inanıyorlar. Çünkü, öyle bir dönemden geçiyoruz ki, bir ormanda kuş ötse, onu hiçbir televizyon yayımlamazsa, o kuş ötmemiş sayılıyor. Oysa, bu büyük bir yanılsama ve liberal illüzyon. Yaşam, bütün zenginliği, çeşitliliği ve yeşilliğiyle cıvıl cıvıl sürüyor. TELE 1 İLE BAŞLADI Ancak, zaman kazanmak, kurduğu rejimi kalıcılaştırmak için bir süre daha devlet gücünü kullanmak isteyen iktidar, iki hedefe saldırdı: Birincisi ana muhalefet partisi, diğeri de muhalif / bağımsız medya oldu. TELE1’den başladılar. Çünkü, ticari kaygıları olmayan, gazeteciler tarafından kurulan ve yönetilen tek kanal Tele1’di. Dahası, bağımsız ya da muhalif alanını domine eden ve yön gösteren bir özelliği vardı. Etkiliydi, toplumun karar vericiler dahil bütün alanlarına ulaşıyordu. Yani, hem seçkin hem de yaygın bir izleyici kitlesi vardı. Haber kanalları arasında ilk dört içindeydi, bazı yayın dilimlerinde günü birinci bitiriyordu. Dolayısıyla Tele1’in bulunduğu bir medya ortamında, Özgür Özel’in deyimiyle bir "darbe" rejimi uygulayıp totaliter bir rejim inşasına girişmek zordu.
YETERLİ TEPKİ OLSAYDI Bu anlamda, Halk TV’ye el konulmasının yolunu Tele1’e el koyup, beni ve arkadaşlarımı susturmak hamlesiyle döşediler. Eğer toplum, başta ana muhalefet olmak üzere siyasal partiler ve güçler, diğer medya kuruluşları (bağımsız ya da muhalif), meslek örgütleri yeterli, etkin, geniş ve ısrarlı bir tepki göstermiş olsalardı, Halk TV’ye bu kadar kolay el koyamayacaklardı. Bir anlamda, önce Tele1’e operasyon yaparak herkesi test ettiler. Elbette ciddi bir tepki gösterildi ve dayanışma içine girildi. Herkese, katkıda bulunan bütün dostlarımıza, meslek örgütlerine, siyasi partilere ve toplum kesimlerine teşekkür ediyorum. Tümünün kalbimde özel bir yeri var. Ancak, hepimiz biliyoruz ki, yeterli değildi. Olmadı... Sanıldı ki, biz, Tele1, çok sert yayın yaptığımız için hedef olduk. Oysa sert, saldırgan ve kıyıcı olan rejimdi. Biz bir gazeteci ve aydın sorumluluğu, yüreği solda atan yayıncılar olarak o kötülükle mücadele ediyorduk. Herkesi bu konuda uyarmaya çalışıyorduk. Halktan yana gazetecilik yapıyorduk.
TİCARİ REKABET Mİ DAYANIŞMA MI? Daha önemlisi, ben muhalif / bağımsız medya alanında ticari bir rekabet yerine dayanışmanın gerekli olduğunu diğer "patronlara" anlatmaya çalışıyordum. Bu konuda çok ilginç anekdotlar, olaylar, deneyim ve anılarım var. Her biri mesleki, hatta medya tarihi bağlamında bir ders niteliğinde. Daha sonra, günü gelir anlatır ve yazarız. Şimdi yeri de zamanı da değil. Habercilikte yarışmak başka, ticari rekabet başkadır. Halk TV, Türkiye’nin en çok izlenen haber kanalıydı. Demokrasiden, özgürlüklerden yana yayın yapıyor, olabildiği kadar toplumsal muhalefetin sesini duyurmaya çalışıyordu. İlan edildiği ve ileri sürüldüğü gibi Halk TV’ye, "mali operasyon" değil, siyasal bir müdahale, bu anlamda bir saldırı gerçekleştirildi. Bu nedenle, ayakta bir iki kanalın olayı, "KJ" dediğimiz, "Halk TV’ye mali operasyon" alt yazısı ve disiplin başlığı ile vermesi kabul edilebilir değildir. Üstelik "merkez medya" saçmalığı eşliğinde.
Halk TV’de son derece nitelikli ve değerli gazeteci arkadaşlarımız çalışıyordu. Bu arkadaşlarımızın tepkilerinin ve görüşlerinin ekranlara, gazete sayfalarına taşınması gerekiyordu. Dahası ve önemlisi, örgütlü toplum kesimlerinin, başta siyasal partiler ve demokratik kitle örgütleri olmak üzere, protesto ve dayanışma eylemleri düzenlemesi şarttı. Fazla geç kalınmış değil. Dayanışma bizim en büyük gücümüzdür. Erdemdir. TELE1’e el konulmasının yıldönümünde basın meslek örgütlerince bir dizi eylem yapılması umut vericidir. MEDYA PATRONAJI Medya / basın kuruluşlarının patronajı da gazetecilerden oluşmalıdır, bundan kuşku yok. Türkiye’de bir zamanlar öyleydi, dünyanın gelişmiş ve demokratik ülkelerinde hâlâ ve genellikle yazılı ve görsel medyanın sahipleri gazeteci aileleri. Bir yayıncılık - gazetecilik geleneği ve kültürü oturduğu gibi, meslek etiğinin yerleşmesini sağlayan olgulardan biri de budur.
Gel gelelim, benzeri olmayan tarihsel bir dönemeçten geçen Türkiye’de koşullar çok farklı. Sektör dışından birinin gelip bağımsız ve muhalif bir medya kuruluşuna yatırım yapması, üstelik onun yayın çizgisini, erişimini ve etkisini yükselten girişimlerde bulunması son derece değerli ve önemlidir. Halk TV’de olan budur. CAFER MAHİROĞLU Lafı şuraya getirmeye çalışıyorum; Halk TV’ye, onun sahibi olan Cafer Mahiroğlu’nun ticari faaliyetleri nedeniyle, yani söz konusu diğer işlerini yaparken "ihaleye fesat karıştırmak" ya da "rüşvet" gibi suçlar yüzünden el konulduğu ileri sürülüyor. Bu, iktidarın tezidir. Dikkat edilmelidir. Bu saçmalığa son vermek ve bu üçüncü sınıf yalanı reddetmek lazım. Eğer Mahiroğlu Halk TV’yi alıp, onu yatırım yaparak büyütmeseydi, başına hiçbir şey gelmezdi. Dahası bütün ticari işlerini rahatlıkla sürdürüyor olurdu. Mahiroğlu, Halk TV’yi aldıktan sonra onu muhalefet alanında tutup etkili bir kanal haline getirdiği içbütün malına, mülküne, parasına el konuldu. Oysa Mahiroğlu, medya gücünü kötüye kullanarak para ve servet kazanmadı. O zaten bir iş insanı olarak çeşitli yatırımları bulunan biriydi. Tam tersine daha ökazandığı parayı getirip Halk TV’ye yatırdı. Bu fark önemlidir ve unutulmamalıdır. Yaptığı işte risk aldı. Dolayısıyla, Cafer Mahiroğlu’na yönelik eleştiriler olabilir, bu doğaldır da. Ancak, onun Halk TV’yi satın alarak medya sektörüne girmesi ve halkçı muhalefet alanında kalarak bağımsız yayıncılığı desteklemesi ancak takdir edilebilir.

