08 October 2026, Thursday
Ekonomi

Halk köleliği seçer mi?

Evet, seçebilir. Sorular şöyledir; önemli tarihsel dönemeçlerde toplumların tercihleri ve takındıkları tutum her zaman doğrudan ve iyi olandan yana mıdır? Halk her zaman haklının yanında mıdır? Kalabalıklarda ya da daha...

Evet, seçebilir. Sorular şöyledir; önemli tarihsel dönemeçlerde toplumların tercihleri ve takındıkları tutum her zaman doğrudan ve iyi olandan yana mıdır? Halk her zaman haklının yanında mıdır?

Kalabalıklarda ya da daha doğru bir yaklaşımla toplumun çoğunluğunda Allah vergisi bir doğru ve haklı olma hali mi vardır? Bu soruların öznesini işçiler, emekçiler ve ezilenler diye daraltsak bile, yanıtımız "hayır" olacaktır. Tarihsel sosyolojik gerçeklik budur.

Çok sayıda somut olay ve olguyla doğrulanmış bir gerçekliktir hem de. Tersine toplumların çoğunluğu "felsefi" bakımdan tarihin doğru tarafında durmadıkları gibi, genellikle haklıdan ve iyiden yana da değildir. Kitlelerin ancak devrim dönemlerinde yaratıcı ve dönüştürücü güçleri açığa çıkar.

Toplumlar ancak devrimci patlama dönemeçlerinde yaratıcı yıkıcılık ve kuruculuklarını ortaya koyar. Görkemli, kahredici, değiştirici, ilerici ve aydınlanmacı ve eşitlikçi ve özgürlükçü olurlar. Dünyanın ve toplumların "ilerleme" dinamosu da bu dönemlerdir.

Ancak toplumların uzun tarihsel akışları içinde bu devrimci sıçrama ve atılım dönemleri kısa sürer. Toplumsal yaşamın uzun kesitleri/dönemleri ise durağan ve felsefi muhafazakârdır. Daha tedrici ve zamana yayılan bir değişim ve ilerleme yaşanır.

Değişimin hızı ve ritmi düşer. Tarihin katarı çok yavaş ilerler. Devrimcilik bu nedenle seçkin, asilik aynı nedenle soylu ve özel bir insanlık hali ve tavrıdır.

Ve bu nedenle devrimciler tarihin her evresinde, her değişim atılımının öazınlıktır. Yine aynı nedenle büyük tarihsel atılım, ilerleme ve dönüşümün öncüleri onlardır. 'KADERE' MÜDAHALE!

Peki bu "kadere" müdahale edilip değiştirilebilir mi? Bu sorunun yanıtı 'evet'tir. Ancak, daha önce şu gerçeği saptamalıyız; baskı, sindirme, devletin şiddet aygıtlarının harekete geçirilmesi ve devlet/iktidar terörü gibi etkenler boyun eğme ya da teslimiyeti zorlayan unsurlar olmakla birlikte, dünyada hiçbir rejim salt zorla iktidarını sürdüremez.

Asgari bir toplumsal desteğe, sürekli tazelenecek bir rıza ve onaya ihtiyaç duyar. Dünyanın en kötü yönetimi bile sabahtan çöpleri toplamak, yiyecek tedarikini sağlamak, okulları açık tutmak ve belli ölçüde güvenliği tesis etmek zorundadır. Hitler'i halk seçti.

Sürekli istikrarsızlık, kargaşa, kaos ortamı, şiddet, güvenlik duygusunun yitimi ve ulusal kriz dönemleri gibi toplumsal-tarihsel durumlar her zaman devrimci tepkiler doğurmayabilir. Böyle tarihsel dönemeç ve hallerde toplumların/ülkelerin kaderini belirleyecek olan devrimci öznelerin izleyeceği doğru tutumdur. Bu nedenle kriz dönemleri, yakın ve uzak dünya tarihinde de görüldüğü gibi, çoğu kez otoriter yönetimlere kapı aralar.

Bazen bu kapı sultanist bir rejimden faşist diktatörlüğe kadar uzanan bir genişlikte açılabilir. Dolayısıyla, tarihsel kötülüğü önlemenin yolu, yukarıda da işaret edildiği gibi, bilinçli ve iradi bir müdahalede bulunmaktır. Böyle bir örgütlü güce ve kapasiteye sahip olmaktır.

Ancak, devrim süreçleri determinist olduğu kadar voluntarist bir seyir de izler. Ama bazen sonuç alınsa da, kimi kez tarihsel kötülüklerin önüne geçilemeyebilir. Bazen tarih başka türlü olamayacağı için sonuçları yaratır.

Hayat gariptir! Zengin, çeşitlilik içinde, çelişki ve çatışmalı bir işleyişe sahiptir. Sürprizlere açıktır.

Kişilerin olduğu gibi toplumların da psikolojileri vardır. Toplumların psikolojileri anlaşılamaz ise, tarihin işleyiş yasaları da tam olarak kavranamaz. Bu psikolojinin de yönetilmesi gereklidir.

A. HERZEN'İN MİRASI İngiliz tarihçi Edward Hallet , toplumların kimi tarihsel dönemeçlerde baskıcı ve totaliter rejimlere destek vermek, yani bir anlamda köleliği kabulleniş şeklinde ortaya çıkan "psikolojik hastalığı" ilk gören kişinin Rus gazeteci Aleksandr Herzen olduğunu belirtir. Aynı zamanda devrimci bir entelektüel olan Erich Fromm'un ünlü "Özgürlükten Kaçış" kitabında faşizmin psikolojik temeli olarak ele alıp analiz ettiği bu toplumsal ve siyasal hastalığı saptayıp tanıyı koyan kişidir.

Aristokrat bir babanın oğlu olan ve yüklü bir miras kalan Herzen, siyasal faaliyetleri nedeniyle uğradığı baskılar yüzünden 1847'de ailesiyle birlikte Fransa'ya gidiyor. Herzen yurtdışından "Çan" adlı Rusça bir gazete çıkarıyor. Makaleler ve broşürler/kitaplar yazıyor.

Devrimci ve sosyalist fikirlerin Rusya'da ve yurtdışındaki Rus diasporası arasında yayılmasında önemli bir rol oynuyor. Herzen, 1848 Devrimleri sırasında da Paris'tedir. Olayların içinde yer alır, yakından gözlemler.

Bu tanıklık onun hayatında ve düşünsel serüveninde bir dönüm noktası oluşturur. Carr'ın, "Tarihteki ilk Narodnik olarak adlandırılabilir" dediği Herzen, sadece Rus siyasal ve entelektüel hayatı üzerinde değil, on yıllar sonra Türk aydınları arasında da etkili olacak ilginç ve öncü fikirlerin sahibidir. Narodnikler, Rusya'da köylülüğü potansiyel bir devrimci güç olarak gören, aydınlar, bürokrasi ve öğrenci gençlik üzerinde çok etkili olan halkçı-devrimci bir hareketti.

Edebiyat ortamını ve entelektüel yaşamı da belirleyen bu hareket, 19. yüzyılda dünya solu üzerinde de etkili olan bir akımdır. Rusya'da her şey Dekabristlerin bir tür devamı sayılan başladı dersek abartmış olmayız.

Organik/örgütsel bir bağı olmasa da, Herzen, Narodniklerin ideolojik kurucu babaları arasındadır. ÖZGÜRLÜK KÜLFETLİDİR! Herzen'in Türk aydınları ve solu üzerinde nasıl bir etkisinin olduğuna geleceğim.

Ama önce 1848 Devrimi'ne bakmak iyi olacak. Fransa'da 1848 Devriminin yenilgiye uğrayacağını, devrimci dalganın geriye çekildiğini gören Herzen oluyor. Dahası bir diktatörlüğün, baskıcı ve totaliter bir rejimin geldiğini de saptıyor.

Carr şunları yazıyor: "15 Mayıs'Paris Belediye Sarayı'nıgerçekleştirilen işçi mitingi bastırıldı, Blanqui ve Barbes'in de aralarında bulunduğu işçi önderleri tutuklandı. 'Fransa' diye acı biçimde yorumladı Herzen, 'kölelik istiyor aslında, özgürlük külfetlidir.' (...) İlginç olan şu ki Herzen'in teşhisi koyduğu ülke, ilk faşist diktatörlük olarak adlandırılabilecek olan III. Napolyon İmparatorluğuna giden yolda ilerlemekteydi." (E.H.

Carr, Devrim Okumaları, Çeviren: Elif Gezicioğlu, Yordam Yay. 2021 İst. s.58).

Evet, özgürlük çok "külfetli", yani zahmetlidir. Louis Bonaparte rejimini "faşizm" olarak tanımlamak, çok erken bir değerlendirme olsa da, katıksız bir diktatörlük olduğu kesindir. Kitleler için, devrimci bir çözümün üretilemediği tıkanma ve kaos dönemlerinde istikrarı seçmek, otoriteye sığınmak ve boyun eğmeyi seçmek hem kolay hem de en risksiz yoldur.

Özgürlüğü ise kazanmak da korumak da zordur. Teslimiyeti de riskli hale getirmeden, rakibi ya da düşmanı bastırıp etkisizleştirilebileceğini göstermeden durumu değiştirmek ve hegemonya kurmak zordur. Salt laflar olmayacağı kesindir.

Blanqui gibi efsane bir devrimci önderin de aralarında bulunduğu işçi sınıfının lider kadrosunun tutuklanması karşısında emekçilerin hareketsiz kaldığını Herzen görüyor. Devrimciler ve halk önderleri kurşuna dizilirken silah sesleri oturduğu evden duyuluyor. Toplum, devrimin anavatanı olan bu ülke ve kentte olan biteni sessizce izliyor.

Herzen, toplum çoğunluğunun ruh halini yakalıyor. Derin bir acı duyuyor. BONAPARTİZM Napolyon Bonaparte'nin yeğeni olmaktan başka öne çıkan bir özelliği bulunmayan, kaba-saba ve bilgisiz bir general olan Louis Bonaparte, 1848 devriminden sonra köylüler dahil bütün erkeklere oy verme hakkı tanınıLouis Bonaparte toplumun en geri kesimlerinin desteğini almaya başlamıştı.

Louis Bonaparte 1851'de halkın önemli bir kesiminin de desteğiyle bir darbe ile hükümeti devirecek ve iktidara el koyacaktı. Dayandığı güç, sadece ulusal muhafızlar değildi; toplumun eğitimsiz ve en geri kesimleri, köylüler, işsizler, topluluklar, lümpen proletarya, serseriler gibi toplum katmanlarının desteğine sahipti. Burjuvazi ve orta sınıflar da bu küçük burjuva karakterli harekete kayıtsız bir destek veriyordu.

Bürokrasi ve askerler hareketin eksenini oluşturuyordu. Louis Bonaparte ülkeyi referandumlarla yönetiyordu. Toplum yorgun düşmüş ve istikrar istiyordu.

Bonaparte söz konusu kesimlerin desteğiyle önce diktatörlüğünü (1852) sonra da "III. Napolyon" ünvanını alarak imparatorluğilan edecekti. Bonaparte 20 yılı aşan, uzun sayılabilecek bir süre ülkeyi yönetecek, kurduğu rejim literatüre "Bonapartizm" diye geçecekti.

K. Marx, "Louis Bonaparte'nin 18 Brumaier'i" adlı, siyaset biliminin akademik planda da temel metinlerinden biri kabul edilen kitabında bu rejimi analiz edecekti. Fransa'da, işçi sınıfı ve burjuvazi arasındaki sınıf mücadelesinde/savaşında deyim uygunsa bir "pat" durumu oluşmuştu.

Ne burjuvazi ne de işçi sınıfı kazanabiliyordu. Paris sokaklarından barikatlar kalkmıyordu. İşte bu "pat" durumunun yarattığı boşluktan asker-sivil bürokrasi ve küçük burjuva kesimler sıyrılarak öne çıkacak ve iktidarı alacaktı.

Marx, "burjuvazi siyasi iktidarı vererek, ekonomik iktidarı kurtardı" diyecekti. Bonapartist diktatörlük, ülkede istikrarı ve sükuneti sağlayacak, bazı küçük askeri başarılar da kazanarak iktidarını 20 yıl sürdürecekti. Bonapartizm, tarihte özel ya da atipik dönemlerde görülebilecek özgün bir rejimdir.

Türkiye'nin geçtiği tarihsel dönemle benzerlikleri ise hayli çoktur. Fransa'nın 1870'de Almanya ile girdiği savaşı kaybetmesi, ülkede biriken sorunlar, derinleşen yoksulluk gibi nedenlerle Paris yeniden ayaklanacak ve Louis Bonaparte İngiltere'ye sığınacaktı. Bir yıl içinde Paris Komünü patlayacak 1871'de kısa ömürlü de olsa tarihin ilk işçi-emekçi cumhuriyeti kurulacaktı.

Diktatörlüğü ayakta tutan kitleler, şimdi onu yerle bir edeceklerdi. ASYATİK ÜRETİM TARZI Geçen ay edebiyat yazılarımda Kemal Tahir değerlendirmesi dolayımıyla "Asyatik Üretim Tarzı" teorisi üzerinde kısaca durmuştum. İşte bu teorinin, deyim uygunsa mucidi de Aleksandr Herzen'dir.

Marx ile aynı yıllarda Paris'te bulunuyor. Fransa yönetimi Marx'ı sınır dışı edince Londra'ya gidiyor. Herzen de bir süre sonra İngiltere'ye giderek Çan gazetesini burada çıkarmayı sürdürüyor.

Herzen, geleneksel Rus toprak mülkiyetinin bölünmemiş yapısını ve ortaklaşa kullanımını, feodaliteden farklı bir üretim tarzı olarak tanımlıyor. Bu "komünal" mülkiyet biçimi ve üretim ilişkilerinin, Batı Avrupa'da yaşanan sosyo-ekonomik süreçlerden/akıştan farklı olarak, kapitalizm evresi yaşanmadan sosyalizme geçilebileceğini ileri sürüyor. Herzen, "Asyatik Üretim Tarzı" teorisinin Marx tarafından dikkate alınmasını da sağlayan kişiydi.

Herzen'in tezini Narodnikler coşkuyla karşılayacaktı. Sosyalist fikirlerine karşın, Marksist olmayan Herzen, Rus köylerindeki, Asya steplerindeki geleneksel toprak mülkiyeti ve komünal yapının Rus kültürünün sosyalizme açık ve uyumlu olduğunu da gösterdiğini ileri sürüyordu. Marx, Herzen ve Narodniklerin baskısıyla Rusya ve Osmanlı toprakları başta olmak üzere Asya'daki toprak düzeninin farklı olduğunu "temkinli" bir yaklaşımla kabul edecekti.

Feodalizmden farklı bu toprak düzenini "Asyatik Üretim Tarzı" diye kavramsallaştıracaktı. Carr, konuya ilişkin şunları yazıyor: "Marx dahi Narodniklerin baskısıyla kimi şartlar oluştuğunda komünün varlığının kapitalizmi araya sokmaksızın, Rusya'nın sosyalizme doğrudan bir geçiş sağlayabileceğini temkinli bir şekilde kabul etmişti" (Carr, age, s.65). Türkiye'de 1964'te Prof.

Dr. Sencer Divitçioğlu, "Asya Tipi Üretim Tarzı" adıyla, entelektüel ortam ve sol üzerinde çok etkili olan bir kitap yazacaktı. Bu teori Kemal Tahir'in sözcülüğüyle popüler hale gelecek "ATÜT" kısaltmasıyla ünlenecekti.

Bu akımın etkileri neredeyse günümüze kadar gelecekti. Oysa, Marx'ın temkinli yaklaşımı belirleyici olacak, bir daha dönüp üzerinde çalışmayacaktı. Kapital'de kısa bir değini olarak kalacaktı.

Osmanlı'da 17. yüzyıldan itibaren "iltizam" yoluyla toprakların önce işletmesi, sonra da mülkiyeti yerel ayanlara verilecek, feodal ilişkiler zamanla yerleşecekti. Rusya'da da benzer bir süreç işleyecekti.

Lenin, 1912'de Herzen'in 100. doğum yılı için övgü dolu bir makale yazarak, "Herzen, özgür Rus haberciliğini kitlelere ulaştırarak mücadelenin düzeyini yükselten ilk isimdir" diyecekti. Ne gazeteciler varmış!

Ne dersiniz, halk hâlâ boyun eğer mi?

İlgili Haberler