Bugün sabah altmış beş, yetmiş yaşlarını gösteren bir hanımefendi geldi. Çok zor durumda olduğu gözlerinden, yüzünden ve sözlerinden belliydi. “Oğlum maaşını çekti ve bir kuruş vermeden arkasına bakmadan çekti gitti,” dedi.
Emekli maaşının olmadığını temizliğe giderek geçimini sağlamaya çalıştığını söyledi. Hayatın zorlu yükünün omuzlarında olduğu ve çocuklarına karşı da çok şefkatli olduğu her halinden belliydi. İmtihanlarla dolu bir hayat serüveninin olduğunu ayaküstü anlatmaya çalıştı.
Ülkemizde zenginler, gücü kudreti devleti varlığı imkânı yerinde olanlar da var. Yine ülkemizde fakir fukara garip gureba olanlar, evine yiyecek içecek alamayan, faturalarını ödeyemeyen, kirasını ödemekte ve çocuklarının cebine harçlık koymakta zorlananlar da var. Mülkün gerçek sahibi dilediğini “mal” ile imtihan etmek için imkânlar veriyor, dilediğine de bu imkânı vermiyor.
Bu dünyada kiminin imtihanı varlıkla kiminin imtihanı da yoklukla ve evlatladır. Kendisine mülk, nimet verilen verilmeyeni düşünür, yardımına koşar, cömert olmayı ve kalmayı başarabilirse imtihanı kazanıyor. Sadece bencil dünyası için yaşar, garibanı görmez, yanından geçmez, onlara tepeden bakar, verilen nimeti kendinden bilir, kendi midesinden ve bankadan başka nasiplendirdiği olmazsa imtihanı kaybediyor.
De ki: “Ey mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen dilediğine mülkü verirsin, dilediğinden mülkü çekip alırsın; dilediğini yüceltip aziz kılar, dilediğini alçaltıp zelil edersin. Bütün hayırlar yalnız senin elindedir.
Şüphesiz sen, her şeye kâdirsin. Geceyi gündüzün içine sokarsın, gündüzü de gecenin içine sokarsın, ölüden diri çıkarırsın, diriden de ölü çıkarırsın. Dilediğine de hesapsız rızık verirsin.
(Âl-i Îmran Suresi-26/27) Sahi hemen hemen her gün kurlara bakıyoruz. Her gün akıllı telefonlara bakıyoruz. Her gün midemize, kendimize bakıyoruz.
Her gün eşimize, çocuklarımıza bakıyoruz. Gücümüz yettiğince gümüşe altına toprağa yata kata yatırım yapıyoruz. Peki, bir garibana, dula, yetime, ihtiyara şöyle bir yüzümüzü çevirip bakıyor muyuz?
Peki, bir fakirin evinin yerini biliyor, evine ziyarete gidebiliyor muyuz? Peki, fakire olan borcumuzu ödüyor muyuz? Peki, ölümden sonraki o zorla hayata yatırım yapabiliyor muyuz?
Bu noktada da bize Şeyh Sâdî-i Şîrâzî ve Yunus Emre bize yol gösterir. "Para yığmakla yükseleceğini sanma! Duran su fena kokar.
Bağışçalış! Akan suya gök yardım eder; yağmur yağdırır, sel gönderir, onu kurutmaz." Yigil yidürgil bî-çâre eksilürse Tanrı'n vire Bir gün tenün yire gire girü kalan nendür senüSadece namaz, oruç, umre, hacla bitmiyor iş; yakınlarımızı, mahallemizi, çevremizi gözetmeye kendimizi alıştırmamışsak yanlış giden bir şeyler var demektir. Niyazi Mısri ve Yunus Emre kalbi uyanışa, irfana ve gönle girmeye çalışmak gerektiğini salık verir: Savm ü Salât ü Hacc ile sanma biter zâhid işin İnsan-ı kâmil olmayâ lazım olan irfân imiş.
(Sadece namaz kılmak, oruç tutmak veya hacca gitmekle iş bitmiyor. Olgun bir insan olabilmek ve hakikate ulaşabilmek için ilim ve ibadetin ötesinde kalbi bir uyanışa, yani irfana ihtiyaç vardır.) Yunus der ki ey hocaGerekse var bin haccaHepisinden iyiceBir gönüle girmektir Sahi günlük, aylık, yıllık, bir ömürde kazandığımız imkânlar, nimetler, mal mülk nereye gidiyor? Eğer bir garibanın kursağına gitmiyor, bir ihtiyaç sahibinin ihtiyacını gidermiyorsa vay halimize!
Ne mutlu o mülk sahibine ki, gerçek Mülk Sahibini bir an bile unutmaya, O’verdiklerinden vermeye hazır ola!