26 October 2026, Monday
Gösterinin iktidarı
Ekonomi

Gösterinin iktidarı

İnternetteki tanışma/sohbet platformlarında yem olarak 12-13 yaşında çocuk profili oluşturup pedofilleri kameralarla dolu bir tuzağa çekmeye dayalı TV programları, 20 yıldan fazla zamandır yapılıyor. Çekim ekibinin...

İnternetteki tanışma/sohbet platformlarında yem olarak 12-13 yaşında çocuk profili oluşturup pedofilleri kameralarla dolu bir tuzağa çekmeye dayalı TV programları, 20 yıldan fazla zamandır yapılıyor. Çekim ekibinin saklandığı tuzak adrese gelen pedofil, çocuk rolü yapan oyuncu tarafından karşılanıyor, içeriye giriyor, birkaç dakika sonra da programın sunucusu ortaya çıkıp soğukkanlı bir savcı edasıyla, pedofile enselendiğini bildiriyor. Bu sırada kameralar suçüstü yakalanan kişinin korkusunu, yalvarmalarını, gözyaşlarını olabildiğince kaydediyor.

Sonra evin dışında saklanan polisler devreye giriyor. Böylece ortaya tam bir ‘primetime’ TV programı çıkmış oluyor.  Haftanın filmlerinden , bu programların en ünlüsü olan To Catch a Predator’ı (Bir Sübyancıyı Yakalamak) ve sunucusu Chris Hansen’ı anlatıyor. ABD’de 2004-2007 arası yayımlanırken seyircinin büyük ilgisini toplayan program, Teksas’ta tuzağa düşen pedofil bir savcının hapse girmektense intihar etmeyi yeğlemesinden bir süre sonra yayınına son verdi.

Hansen’ın programı bitti, ama ‘sübyancı avcılığı’ başka TV kanallarında, youtube, instagram gibi ortamlarda yaşamaya devam etti. Tamamen aynı tuzak ve yöntemlerle bugün bile yapılıyor bu programlar.  ***  Bu program türünün çok ciddi sıkıntıları var. Hansen örneğinden gidersek, ‘Bir Sübyancıyı Yakalamak’ın asıl amacı çocukların maruz kaldığı cinsel suçları engellemek veya azaltmak değildi.

Öyle olsa, özellikle aile içi cinsel istismar olaylarını ortaya çıkarmak için uğraşmaları beklenirdi, çünkü istatistiklere geçen cinsel suçların ve tecavüzlerin büyük çoğunluğu ensest karakter taşıyor. Hansen ve ekibi için önemli olan tek şey, filmin adının da vurguladığı gibi, ‘primetime’ denilen zaman diliminde yayımlanmak, böylece reklam pastasından en büyük payı kapmaktı. Pedofiliyi bir gösteri malzemesine dönüştürmekte, ‘seyirciye sübyancılık satmak’ta hiçbir sakınca görmüyorlardı.

  Bir başka sorun, Charlie Brooker’ın The Guardian gazetesinde 2008’de yazdığı bir yazıda çok güzel özetleniyordu: “Bir televizyon programı, sizin potansiyel çocuk istismarcıları için üzüntü duymanıza yol açıyorsa, ortada yanlış giden bir şeyler var demektir.”   Brooker programın genel akışını aktardıktan sonra, Chris Hansen’ın ortaya çıkışını şöyle anlatıyor:  “Hansen, ‘13 yaşındaki bir çocukla cinsel ilişkiye girmek için mi geldiniz?’ diye soruyor. Onlar ise kekeleyerek, ‘Hayır efendim, aklımın ucundan bile geçmedi’ diye yanıt veriyorlar.  Ardından Hansen, internetteki sohbetlerinin dökümünü ortaya çıkarıp onlara bir dizi soru yöneltiyor. Elbette bunu cinsel bir haz uyandırmak için yapmıyor; amaç, biz izleyicilerin çocuk istismarcılarının çarpık zihniyetini daha iyi kavramasını sağlamak.

Bir diğer sebep ise, sohbet odalarındaki konuşmalarda geçen oral seks veya penis boyutu gibi ifadeleri açıklamak için çaresizce kıvranan bu adamları izlerken, çizgi filmlerdeki eşekler gibi kahkahalarla gülmemizi sağlamak.” (31 Mayıs 2008)  Primetime temelde işte bu sorunu ele alıyor. Yapımcılar ve diğer kanallardaki açgözlü rakipleri sadece kazanacakları paraya bakıyor; ne ‘yem’ olarak kullanılan genç oyuncuların yaşadığı psikolojik sıkıntıları önemsiyor, ne de programın kitleler üstünde gerçekte nasıl bir etki yarattığını soruşturuyorlar.   Programın bazı açmazları filmde de sürüyor.

Örneğin, ABD’deki çocuk evliliklerinden ya da ülkenin geri kalmış bölgelerinde -özellikle Appalachia Dağları’nın eteklerindeki muhafazakâr eyaletlerde- yakın ya da uzak bir tanıdıkları tarafından hamile bırakılan çocuklardan ne programda söz ediliyor, ne de filmde...  *** Türkiye televizyonlarında, akla hiç de kötü şeyler getirmeyecek bir adlandırmayla ‘gündüz kuşağı’ olarak tanımlanan zaman diliminde de izleyiciye bu tür şeylerden bolca sunuluyor. En ünlüsü ‘Müge Anlı ile Tatlı Sert’ olan bu programlarda, eşine ancak ‘sapkın’ (pervert) erotik romanlarda rastlanabilecek olaylar anlatılırken, seyircilerin soruna eleştirel bakış açısıyla yaklaşması öyle doğal bir biçimde engelleniyor ki, kimse Türkiye’nin geri kalmış bölgelerindeki insanların nasıl olup da böyle bir yaşam tarzına mahkûm edildiğini düşünmüyor. Çünkü bu yaşanan, ‘gösteri toplumu’nun en somut halidir.  Fransız filozof Guy Debord’un tâ 60 yıl önce Gösteri adlı kitabında yaptığı çözümlemeler bugün de geçerliliğini sürdürüyor.

‘Gösteri toplumu’nun korkunç etkisi, kitle kültürü endüstrisiyle birleşerek ortaya çıkar: Her şey gösteriye dönüşür. Bu gösteri, neyin önemli neyin önemsiz olduğuna dair görüşler öne sürer; o kadar da önemli olmayan şeyi çok önemliymiş gibi sunarken, gerçekte önemli olan şeyi önemsiz, hatta görünmez kılar:   “Gösteri hakimiyetinin ilk hedefi, tarihsel bilgiyi genel anlamda yok etmekti; ve bu en yakın geçmişle ilgili hemen hemen bütün enformasyonlar ve makul yorumlarla başlamak suretiyle gerçekleştirilmişti. Bu kadar aşikâr bir gerçekliği açıklamaya gerek yoktur.

Gösteri, insanların olup bitenleri görmezlikten gelmelerini ve yine de anlaşılabilen bir şey varsa bunu derhal unutturmayı büyük bir ustalıkla başarır.” (Çev: A. Ekmekçi-O. Taşkent, Ayrıntı Yay., İst, 1996, s.131) 

İlgili Haberler