İstanbul, Ankara, İzmir, Aydın ve Mersin merkezli olarak 15 ili kapsayan operasyonlarda Adalet Bakanı Akın Gürlek’in açıklamasına göre 162 kişi, 9 dernek ve 13 işletme hakkında adli işlem başlatıldı. Dün itibarıyla ulaşabildiğim bilgiye göre 116 kişi gözaltına alındı, 82 kişi tutuklandı, 31 kişi hakkında adli kontrol kararı verildi. Bakanlığın açıklamasında operasyonların Cumhurbaşkanlığı tarafından ilan edilen 2026-2035 “Aile ve Nüfus On Yılı” çerçevesinde yürütüldüğü de özellikle belirtildi.
Soruşturmanın “müstehcenlik” ve Dernekler Yasası’na muhalefet iddiaları var ancak “müstehcenlik” suçlamasına dayanak yapıldığı belirtilen içeriklerin soruşturma evrakında gösterilmediğini de basından öğrendik. Bütün bunların üzerine seçilen isim ise ayrıca üzerinde durmayı hak ediyor: “Ailem Güvende” İsimlendirme biçimi ülkemizin yakın siyasi tarihinde yabancı değil. 19 Aralık 2000’de cezaevlerine yönelik onlarca insanın yaşamını yitirdiği katliama da “Hayata Dönüş” adı verilmişti. Siyasal iktidarların sert müdahalelerini koruyucu, iyileştirici, güven veren sözcüklerle adlandırması yalnızca bir iletişim tercihi değildir.
Dil, yapılan müdahaleyi nasıl görmemiz gerektiğini de tarif eder. Önce bir “tehdit” tanımlanır, ardından o tehdide karşı yapılan her şey bir koruma faaliyeti olarak sunulur. Bugün tartışılması gereken de operasyonun isminden çok tehdit olarak kimin ve neyin tarif edildiğidir.
Uzun zamandır ülkemizde siyasal iktidar, “aileyi korumak” söylemi üzerinden özgürlük alanının sınırlarını yeniden çiziyor. Soruşturma evrakında iddia çok, iddiaların her biri somut delili varsa elbette ceza hukukunun konusudur. Zaten hukuk devletinde tartışma da burada başlamalı, değil mi?
Yani kim ne yaptı, hangi fiil hangi suçun unsurlarını oluşturdu, deliller nedir? Fakat kişilerin cinsel yönelimleri, kimlikleri, hak savunuculuğu faaliyetleri veya belirli bir alanda yayın yapmaları somut suç fiilinin yerine geçirilmeye başladığında mesele değişir. Ceza hukuku kişiyi kim olduğundan dolayı değil, işlendiği somut delillerle ortaya konulan fiilden dolayı yargılar. Suç şahsidir.
Dernek üyeliği başka şeydir, suç örgütü üyeliği başka. Gazetecilik faaliyeti başka şeydir, suç teşkil eden bir fiile iştirak başka. Bu ayrımlar ortadan kalkmaya başladığında hukuk artık yalnızca suçla mücadele eden bir mekanizma olmaktan çıkar, hangi hayatların kabul edilebilir olduğuna ilişkin bir sınır çizmeye başlar. Gazeteci Tuğba Tekerek’in durumu bu nedenle önemli.
24 yıldır gazetecilik yapan Tekerek Kaos GL için haber hazırladığı için şu an Sincan Cezaevi’nde tutuklu. Yani mesleğini icra ederken gerçekleştirdiği gazetecilik faaliyeti onu özgürlüğünden mahrum bırakan sürecin parçası haline geldi. Sahi bir gazetecinin bir kurum hakkında ya da o kurum için haber yapması, hangi somut fiille suç isnadının parçası haline geliyor?
HAK ÖZNESİNE GÖRE DEĞİŞMEZ Yurttaş hangi davranışının suç olduğunu önceden bilebilmelidir. Ceza normları açık olmalı, keyfî biçimde genişletilmemeli, kişinin kimliği veya siyasal iktidarın onun yaşam biçimine ilişkin değerlendirmesi suçun yerine geçmemelidir. “Müstehcenlik” kavramı belirli bir içeriğin ceza hukukundaki niteliğini tartışmaktan çıkıp insanların kimliğine, örgütlenmesine ve yaşam biçimine doğru genişletildiğinde tehlikeli bir alan açılır.
Çünkü bu durumda soru artık “Bu içerik suç oluşturuyor mu?” olmaktan çıkar. “Bu hayat biçimi kabul edilebilir mi?” sorusuna dönüşür. İkisi aynı şey değildir. Birincisinin cevabını hukuk verir. İkincisinin cevabını ise siyasal iktidar veremez. Siyasal iktidarın görevi yurttaşlara makbul bir hayat biçimi göstermek değildir. Çoğunluğun değerlerini azınlığın hayatına dönüştürmek ise hiç değildir.
Siyasal iktidarın yükümlülüğü birbirinden farklı insanların aynı haklardan yararlanabileceği hukuki zemini korumaktır. Yani LGBTİ+ hakları yalnızca LGBTİ+’ların meselesi değildir. İfade özgürlüğü yalnızca uyuştuğumuz fikirleri söyleyenlerin, örgütlenme özgürlüğü yalnızca benimsediğimiz amaçlar için örgütlenenlerin, protesto hakkı yalnızca katıldığımız eylemlerin hakkı değildir.
İnsan haklarının anlamı zaten burada ortaya çıkmıyor mu? Bir hakkın, öznesi kim olduğuna bakılmaksızın korunmasında… Operasyonların ardından yaşanan başka bir gelişme de çarpıcı. Gözaltıları protesto etmek isteyenler polisin hukuka aykırı hücumu ile karşılaştı.
İstanbul Adliyesi önünde toplanan kadınlar ve LGBTİ+’lar ters kelepçelenerek gözaltına alındı. Günlerce gözaltında kaldılar. Önce bir grup hakkında ceza soruşturmaları başlatıldı, ardından bu işlemlere karşı çıkmak isteyenlerin toplantı ve gösteri hakkı tartışmanın parçası haline geldi.
Zaten bir hakkın daraltılması çoğu zaman yalnız başına gelmez. Örgütlenme özgürlüğü daralırken dernekler etkilenir, toplantı ve gösteri hakkı daralırken buna itiraz edebilmenin zemini de küçülür. Hakların birbirine bağlı olmasının anlamı budur. Bu nedenle “beni ilgilendirmiyor” demek hukuken de siyasal olarak da güvenli bir sığınak değildir.
Bir başka sessizlik ise Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde karşımıza çıktı. Böylesine geniş çaplı hak ihlalleri karşısında Meclis’te, altı kadın vekil hariç ses çıkaran olmaması, güçlü bir insan hakları tartışmasının doğmaması ayrıca düşünülmeli. Burada asıl ayrım belirginleşiyor. Asıl mesele ne “aile”dir ne de insanların LGBTİ+’ların hayatına ilişkin kişisel kanaatleri. Mesele eşit yurttaşlıktır. Mesele ceza hukukunun sınırlarıdır. Mesele siyasal iktidarın yurttaşların hayatı karşısında nerede durması gerektiğidir. Çünkü siyasal iktidar bir kez “makbul yurttaş” tarif etmeye başladığında, tartışma makbul olanlarla olmayanlar arasına çizilecek çizgiye dönüşür.
O çizginin dışında bugün başkaları bulunabilir. Yarın kimin bulunacağını ise artık hukuk değil siyasal güç belirlemeye başlar. Bir kişinin hakkını savunmak için onun gibi yaşamak, onun gibi düşünmek, onunla aynı kimliği paylaşmak gerekmez. Bir insanın hakkı, başkalarının onayına bağlıysa artık hak olmaktan çıkmıştır. Peki “genel ahlak” denilen şey kimin ahlakıdır?