Takvimler 12 Eylül’ü gösterdiğinde, bu ülkenin hafızasına kazınan o ağır ve karanlık gölge yeniden üzerimize düşer. Üzerinden on yıllar geçse de o dönemin açtığı yaralar, yaşanan acılar ve silinmeyen izler toplumsal belleğimizde tazeliğini koruyor. 12 Eylül 1980 askerî darbesi, Türkiye’nin yakın tarihini en sert şekilde sarsan; toplumsal hayatı ve siyaseti kökten değiştiren karanlık bir dönüm noktası oldu.
Millî Güvenlik Konseyinin yönetime el koymasıyla birlikte anayasa askıya alındı, Meclis kapatıldı ve ülke tamamen askerî vesayet rejimi altına sokuldu. Bu müdahale, geçici bir kriz müdahalesinin çok ötesine geçerek ülkenin âdeta siyasi ve hukuki genetiğiyle oynayan otoriter bir düzen kurdu. Darbenin hemen ardından tüm siyasi partiler kapatıldı, liderleri sürgüne gönderildi.
Sadece siyaset değil; sendikalar yasaklandı, grev hakkı ortadan kaldırıldı, basın susturuldu ve üniversiteler tamamen kontrol altına alındı. Amaç, toplumun bütün itiraz mekanizmalarını ortadan kaldırmaktı. Bu baskı dalgası sokaklara, mahkemelere ve cezaevlerine çok ağır bir şekilde yansıdı.
Yaklaşık 650 bin kişi gözaltına alındı, 230 bin kişi yargılandı ve milyonlarca insan fişlendi. Hukukun tamamen devre dışı bırakıldığı bu dönemde yüzlerce kişiye idam cezası verildi. Özellikle 17 yaşındaki Erdal Eren’in yaşının büyütülerek idam edilmesi, bu adaletsizliğin en acı ve utanç verici simgelerinden biri oldu.
Cezaevleri ise başlı başına birer kâbusa dönüştü. Diyarbakır başta olmak üzere hapishanelerde uygulanan sistematik işkenceler insanların hayatına mal oldu. Amaç, insanları yalnızca hapsetmek değil, psikolojik olarak da tamamen teslim almaktı.
Dönemin lideri Kenan Evren’in “Asmayalım da besleyelim mi?” sözünde ifadesini bulan zihniyetle, “bir sağdan, bir soldan” denilerek gençlerin ölüme gönderilmesi, insan hayatının nasıl hiçe sayıldığını gözler önüne serdi. Bu anlayış toplumdaki kutuplaşmayı körükledi, şiddeti siyasetin merkezine yerleştirdi ve Türkiye’nin demokratikleşme yolunu on yıllar boyunca tıkayan ağır bir miras bıraktı. Bugün bu satırları yazarken düşündüğüm tek şey var: Geçmişin o acı ve karanlık dönemiyle yüzleşmeden; hukuku, adaleti ve demokrasiyi bu topraklarda kalıcı kılmak mümkün değildir.
Yaşananları unutmamak, unutturmamak ve benzer karanlıkların bir daha asla yaşanmamasını sağlamak hepimizin en temel sorumluluğudur.