Birkaç gündür başka bir ülkedeyim; birkaç gün sonra eve döneceğim. Dönüş yaklaştıkça özlediğim şeylerle birlikte, uzakta biraz gevşeyen eski düzenin de aynı kapının ardında beklediğini düşünüyorum. Burada kimse beni geçmişimle tanımıyor.
Otel resepsiyonundaki görevlinin, restorandaki garsonun gözünde bir sicilim yok; kimse benimle yarım kalmış bir hesabı, eski bir kırgınlığı, yıllanmış bir beklentiyi paylaşmıyor. Yabancılık yalnızca eksiltmiyor; bazı rolleri bir süreliğine sessize alıyor. Eve dönünce başlıyor asıl çağrı: Annemizin yanında sesimiz fark etmeden eski bir tona döner, yıllardır görüşmediğimiz bir arkadaşın tek cümlesi bizi yirmi yıl önceki halimize taşır.
İnsan bazı ilişkilerin içinde yalnız bugünkü haliyle bulunmuyor; geçmişteki halleri de masaya oturuyor. En eski büyük dönüş hikâyelerinden biri de bunu anlatıyor. Christopher Nolan’ın ‘The Odyssey’sinde Odysseus yıllardır eve dönmeye çalışıyor: On yıl Troya’da savaşmış, on yıl denizlerde sürüklenmiş; İthaka’da Penelope ile oğlu Telemakhos onu bekliyor. Homeros’ta bütün yollar eve çıkıyor ama Nolan’ın Odysseus’u dönüşü bir zafer gibi taşımıyor.
Troya’da yaptıkları, kaybettiği adamlar, hayatta kalmak için dönüştüğü kişi de onunla birlikte gemiye biniyor. Eve varmak, geride bıraktığı hayata kaldığı yerden dönmek anlamına gelmiyor. Eve duyulan özlem bir zamanlar hastalık sayılıyordu. On yedinci yüzyılın sonunda İsviçreli bir tıp öğrencisi, Johannes Hofer, gurbette hastalanan İsviçreli askerlerin haline bir ad koymuştu: Nostalji.
Sonraki anlatılarda, Ranz des Vaches denen çoban ezgisinin gurbetteki askerlerde öylesine şiddetli bir memleket hasreti uyandırdığı söylenecekti ki bazı birliklerde söylenmesi yasaklanmıştı. Askerlerin özlediği yalnız bir coğrafya değildi. Psikanalist Henry Seiden de eve duyulan özlemi Odysseus’tan başlayarak düşünmüştü.
Çünkü özlediğimiz ev yalnız bir mekânda değil, bir zamanda durur. Çocukluğumuzun evine yıllar sonra girdiğimizde bunu hissederiz. Koridor küçülmüş, odalar daralmış gibi gelir.
İlk anda evin değiştiğini düşünürüz; sonra ölçüyü değiştirenin yalnız ev olmadığını anlarız. O evdeki anne, baba, çocuk, o zamanki korkular ve beklentiler artık aynı yerde değildir. Adrese dönebiliriz; zamana dönemeyiz. Odysseus da İthaka’ya vardığında bıraktığı hayatı bulamaz.
Telemakhos artık çocuk değildir, Penelope yirmi yıl onsuz yaşamış, ev onun yokluğuna göre yeni bir düzen kurmuştur. Kendimizin değiştiğini bilmek kolay; geride bıraktıklarımızın da değiştiğini görmek daha zor. "Sen eskiden böyle değildin" cümlesi bazen tam da bu karşılaşmanın sesi olur.
Evet, değildik. Karşımızdaki de eskisi gibi değil. Odysseia’nın son bölümlerinin tanınma sahneleriyle dolu olması boşuna değil.
Odysseus’u ilk tanıyan, kapının önündeki yaşlı köpeği Argos olur: Paçavralar içindeki dilenciye kuyruğunu sallar ve oracıkta ölür. Dadısı Eurykleia, ayaklarını yıkarken çocukluğundan kalma yara izini bulur; onu yüzü değil, yarası ele verir. En uzun süre kuşku duyansa Penelope’dir.
Eve ulaşmak yetmez; evdekilerin bizi yeniden tanıması gerekir. Jessica Benjamin’in tanınma dediği şeyin bir yanı da bu: Karşımızdakini kendi hikâyemizdeki eski rolüne sıkıştırmadan, kendine ait bir hayatı olan ayrı bir özne olarak görebilmek. Aile sofrasında hangi konuda susacağımız, kimin yanında çabuk öfkeleneceğimiz yıllar içinde yerleşmiştir. Dışarıda değişmiş olabiliriz; eve girdiğimizde eski rollerimizin hâlâ bizim için ayrılmış olduğunu görürüz.
Dönüşteki huzursuzluk bazen artık sığmadığımız bir yere yeniden çağrılmaktan gelir. Freud’un tekinsizi de bütünüyle yabancı olandan değil, bir zamanlar fazlasıyla tanıdık olup yabancılaşmış olandan doğuyordu. Kısa bir an için en tekinsiz yer evin kendisi olabilirdi. Birkaç gün sonra sınırı geçip İstanbul’a doğru süreceğim.
Tanıdık tabelalar başlayacak, yollar giderek bildiğim yollara dönüşecek. Kapıyı açtığımda evin kokusu ilk birkaç saniye yabancı gelecek; ev, tanıdık hale gelmeden önce kısa bir an bana dışarıdan görünecek. Sonra beden kendi bildiğini yapacak: Elim anahtarı kilide düşünmeden yerleştirecek, karanlıkta ışığın düğmesini aramadan bulacak.
Ben daha evi tanımadan, ev beni tanımış olacak.