Ekonomi

Erdemli barış, kibirli barış

"Terörsüz Türkiye" sürecini yürütenler, başta aydınlar, muhalifleri barışa karşı kayıtsız, edilgen ve hatta suskun buluyorlar. İmralı Heyeti üyesi Faik Özgür Erol, gazetecilerle yaptığı bir toplantıda: "Dünyanın...

1 okuma

"Terörsüz Türkiye" sürecini yürütenler, başta aydınlar, muhalifleri barışa karşı kayıtsız, edilgen ve hatta suskun buluyorlar. İmralı Heyeti üyesi Faik Özgür Erol, gazetecilerle yaptığı bir toplantıda: "Dünyanın herhangi bir yerinde bu kadar ağır acılara yol açmış bir savaş ortamını sona erdirme çabasının, entelektüel anlamda bu kadar az destekle karşılaştığı az örnek gördüm." diye hayıflandı.   Sitem mi azar mı olduğu belirsiz olan bu cümle günlerdir tartışılıyor.

Kemal Büyükyüksel, Edward Said’in Oslo Anlaşması karşısındaki tutumunu hatırlatarak hayati bir ayrımın altını çizdi: Said barışa karşı değildi; barışın etik idealiyle önüne konan somut otoriter düzenlemeyi aynı şey saymaya karşıydı. Murat Sevinç ise barış için peşin olarak ödediği bedelle konuşuyor. Barış imzacısı olduğu için üniversiteden atılmış biri olarak, sürecin adının bile "barış" değil "Terörsüz Türkiye" konduğunu, hiçbir aşamasının toplumla paylaşılmadığını yazdı.

İkisi de şeffaf bir müzakere süreci yürütülmeden sadece üç aktörün kapalı kapılar ardında vardığı bir mutabakat olduğunda ortaklaşıyorlar. Alkışlanıp, desteklenmesi istenen de bu mutabakat ve onu sorgulamaya yeltenenler de anında "barış karşıtı" olarak damgalanıyorlar.  Ancak bu tartışmaya bir katman daha eklemek gerekiyor; çünkü mesele yalnızca şeffaflık, meşruiyet ve ahlaki kriz değil. Daha derin ve tekinsiz bir şey inkâr ediliyor: Yas.  Her hakiki barış içinde bir yas süreci de taşır.

Kırk yıllık bir çatışmanın, faili meçhullerin, yakılan köylerin, hendek operasyonlarının, öldürülen sivillerin, öğretmenlerin, aydınların, Roboski’nin, Cumartesi Annelerinin otuz yılı aşkın nöbetinin ardından gelecek bir barış, ancak bu kayıpların neden yaşandığının, gerçek sorumlularının kimler olduklarının, emirleri kimlerin verdiğinin ve bu yıllar boyunca "insanlığa karşı suç" işleyenlerin bedel ödeyip ödemeyeceklerinin ortaklaşa işlenmesiyle kurulabilir. Erdemli bir barış toplumun tümünü kapsayacak kolektif bir yas sürecinin yürütülmesiyle gelebilir.  Çünkü kamusal alanda meşru biçimde ifade edilmeyen ve yası tutulmayan hiçbir acı kendiliğinden yok olmaz. Üstü örtülen her yara, toplumun hafızasında gizli bir mezar gibi gömülü kalır ve geleceğe tekinsiz bir hayalet olarak musallat olur.

Yüzleşilmeyen acı kaybolmaz; sadece sırasını bekler ve yarın çok daha yıkıcı bir öfke olarak geri döner.  Oysa Erdoğan, Bahçeli ve Öcalan’ın ortaklaştığı dil tam tersini yapıyor. Bir hakikat komisyonu bile kurmadan, hiçbir özeleştiri vermeden, "dünü unutun, artık barış var" diye emrediyorlar. Bu kibirli bir barış.

Çünkü toplumu, mağdurları, cezaevindeki binlerce insanı, ihraç edilen barış akademisyenlerini, çatışmada evlat yitirmiş aileleri sürecin öznesi değil, yukarıdan verilecek kararı minnetle alkışlaması gereken pasif nesnelere çeviriyor. Kibrin şahikası ise hiçbir zaman kimseyi şaşırtmayan Cengiz Çandar’dan geliyor; “beğenmeyen dağa çıkabilir!”  Kibrin bir başka yüzü daha var. Aynı anda yürüyen iki sürecin birbirine hiç değmiyormuş gibi yapılması.

Bir yanda İmralı’dan Ankara’ya uzanan hat "barış" adına toplumdan sabır ve güven isterken; öte yanda muhalefet belediyeleri birer birer kayyumla, tutuklamayla, yargı savaşının araçlarıyla teslim alınıyor. Ana muhalefet partisine kayyum atanıyor, CHP’li belediye başkanları tutuklanıyor, görevden uzaklaştırılıyor. Tutuklama dalgası işçilerden sendikacılara, komedyenlere, sanatçılara kadar yayılıyor ve topluma, “sesini çıkarmaya ya da örgütlenmeye kalkarsan yakarım” mesajı veriliyor.  Demem o ki,  devlet bir eliyle silahları susturmayı vaat ederken, öteki eliyle demokratik siyasetin alanını daraltıyor.

Elde silahla çatışmayı bitirenler, ellerindeki devlet gücünü bu kez siyasi çoğulculuğu bitirmeye doğrultuyorlar. Yapısal baskıyı ve eşitsizliği derinleştiren hiçbir süreç, barış getirmez; olsa olsa savaş cephesinin yerini değiştirir.  Tam da bu yüzden, bugün aydınların ve toplumun gösterdiği mesafeli duruşu, bir kayıtsızlık veya korkaklık olarak değil, bu hafıza silme operasyonuna karşı geliştirilmiş bir savunma refleksi olarak anlayabiliriz. Barışa hayır diyen yok.

Sadece dayatılan mutakabatın barış olabilmesi için ölülerin hatırasına saygı duyulması, acının adının konması, kaybın kamusal olarak tanınması ve somut demokratikleşme adımlarının atılması gerektiğini biliyoruz. "Neden konuşmuyorsunuz" diye sitem edenlere, bizden gerçekten konuşmamızı mı yoksa sorgulamadan alkışlamamızı mı istiyorsunuz, diye soruyoruz.   Halkların birbirine yeniden sarılabilmesi için önce birbirlerinin acısına tanıklık etmesi, yasını tutmasına izin verilmesi gerekir.

Yası inkâr eden, ölülerin hatırasını siyasi konjonktüre kurban eden ve halkları birer figüran sayan bir süreç, barış değil; olsa olsa bir sonraki çöküşün tohumlarını sessizce eken bir otoriter tahkimat sözleşmesi olabilir.   Erdemli bir barışın ilk adımı da bu mutabakata hayır demekle atılabilir. 

İlgili Haberler