Yasemin GİRİTLİ İNCEOĞLU Berlin seçimlerinin ardından Türkiye medyasının bir bölümünde, Elif Eralp’in hangi politikalarla öne çıktığından çok “aslında kim olduğu” merak konusu oldu. Türk mü, Çerkes mi, Alevi mi, Kürt mü, Kayserili mi? Oysa Eralp’in başarısını açıklayan temel soru, Berlin’de hangi toplumsal ve siyasal taleplere karşılık verdiğidir.
Farklı yayınlar Eralp’i farklı aidiyetler üzerinden tanımladı. Özgür Çerkes, haberi “Çerkes Kızı Elif Eralp, Panlı Köyü’nden Berlin’in Zirvesine Uzandı” başlığıyla verdi. Bazı yayınlarda babasının Kayseri kökeni öne çıkarıldı.
Başka internet sitelerinde Alevi veya Kürt olup olmadığı tartışıldı. Milli Gazete’nin “Elif Eralp Kürt mü, Kayseri kökenli mi, Alevi mi, ailesinin memleketi neresi?” başlığı bu merakı neredeyse bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyordu. Üstelik aynı haberde Eralp’in Alevi ya da Kürt olduğuna ilişkin kamuya açık, doğrulanmış bir öz beyan bulunmadığı da belirtiliyordu.
Başka haberlerde ise Eralp öncelikle “Türk” olarak tanımlandı. “Türk kökenli belediye başkan adayı” ve “Türk aday” ifadeleri öne çıktı. Böylece aynı siyasal figür, farklı yayın kuruluşlarında farklı kolektif kimliklerin başarı hikâyesine dönüştürüldü.
Burada mesele Eralp’in Çerkes, Türk, Alevi ya da başka bir kimliğe sahip olup olmaması değil. İnsanların birden fazla aidiyeti aynı anda taşıması son derece olağan. Asıl soru, medyanın siyasal bir başarı karşısında neden bu kadar güçlü biçimde köken arayışına yöneldiği.
Oysa Berlin’deki seçim sonucunu anlamak için başka dinamiklere bakmak gerekiyor. Eralp 1981’de Münih’te doğdu, Hamburg Üniversitesi’nde hukuk eğitimi aldı ve uzun süredir Alman siyasetinin içinde yer alıyor. 2021’den bu yana Berlin Eyalet Meclisi üyesi.
Dolayısıyla söz konusu olan Almanya’ya yakın zamanda gelmiş ve siyasete dışarıdan katılmış bir göçmen değil, yaşamı ve siyasal kariyeri Almanya’da şekillenmiş bir siyasetçi. Kamuya açık siyasal çalışmalarında konut krizi, yüksek kiralar, sosyal konut politikaları ve büyük özel konut şirketlerinin konumu gibi başlıklar öne çıkıyor. Onu yalnızca etnik veya kültürel kimliği üzerinden tanımlamak, siyasal profilinin önemli bir bölümünü görünmez hale getiriyor.
Nitekim Eralp’in yükselişini anlamak için Berlin’de hangi toplumsal ve siyasal taleplerin karşılık bulduğuna bakmak gerekiyor. Die Linke’nin özellikle gençlerden güçlü destek alması ve daha önce sandığa gitmeyen önemli sayıda seçmeni harekete geçirmesi, seçim sonucunun yalnızca bir “göçmen başarı hikâyesi” üzerinden okunamayacağını gösteriyor. Tam da burada haber değeri ile kimlik değeri yer değiştiriyor.
Normalde haberin merkezinde bulunması beklenen siyasal program, seçmen davranışı, kampanyanın toplumsal karşılığı ve Berlin’in temel sorunları geri plana çekilirken, siyasetçinin kökeni başlı başına haberin merkezine yerleşiyor. Böylece “Eralp neden destek gördü?” sorusunun yerini “Eralp aslında kim?” sorusu alıyor. Kimlik, siyasal gelişmeyi anlamaya yardımcı olan bağlamsal bir bilgi olmaktan çıkıp gelişmenin kendisini açıklayan kategoriye dönüşüyor.
Bu yer değiştirme yalnızca haberin hangi ayrıntıyı öne çıkardığıyla ilgili olmayıp, aynı zamanda hangi soruların sorulmadığını da belirliyor. Eralp hangi politikalarla karşılık buldu, Die Linke genç ve daha önce sandığa gitmeyen seçmenlere nasıl ulaştı, Berlin’in ağırlaşan konut sorunu bu siyasal hareketliliğin neresinde duruyordu? Bunlar seçim sonucunun siyasal ve toplumsal bağlamını anlamaya yönelik sorulardı.
GÖÇMEN KONUŞMAKTAN GÖÇMENİN SİYASETİNE Avrupa siyaseti onlarca yıl boyunca göçmeni siyasal tartışmanın nesnesi olarak gördü. Göçmenin entegre olup olmayacağı, hangi kültüre ait olduğu, vatandaşlığı, dini, dili ve ulusal kimlikle ilişkisi tartışıldı. Göçmen hakkında konuşuldu.
Bugün ise göçmenlerin çocukları yalnızca hakkında konuşulan kişiler değil, siyasal gündemin oluşturulmasına katılan aktörler olarak karşımıza çıkıyor. Üstelik bunu yalnızca göç, entegrasyon, ayrımcılık veya azınlık hakları üzerinden değil, toplumun tamamını ilgilendiren ekonomik ve sosyal meseleler üzerinden yapıyorlar. Göçmen kökenli siyasetçiler uzun süre belirli siyasal alanlarla ilişkilendirildi.
Göç veya ırkçılık söz konusu olduğunda onların konuşması olağan karşılanırken ekonomi, konut, enerji ya da ülkenin geleceği gibi konularda çoğunluk toplumundan gelen siyasetçiler toplumun daha “doğal” temsilcileri olarak kabul edildi. Eralp’in Berlin siyasetindeki görünürlüğü, bu ayrımın giderek aşındığını gösteren örneklerden biri. Almanya’nın göç tarihi düşünüldüğünde bunun tarihsel bir anlamı da var.
Birkaç kuşak önce “misafir işçi” olarak tanımlanan insanların çocukları ve torunları artık Almanya’nın yalnızca ekonomik ve kültürel hayatının değil, siyasal karar mekanizmalarının da parçası. Bu nedenle “Göçmenler Almanya’ya nasıl entegre olacak?” sorusu giderek eskiyor. Çünkü bu sorunun öznesi olarak görülen insanlar çoktan toplumun içinde.
Bugün tartışılması gereken, onların Almanya’ya ait olup olmadıkları değil, nasıl bir Almanya istedikleridir. MEDYANIN BİTMEYEN KÖKEN MERAKI Türkiye medyasının Eralp’e yaklaşımında yalnızca dışlayıcı bir kimliklendirme görmemek gerekir. Burada olumlu bir sahiplenme biçimi de var.
Uzun süre ayrımcılığa uğramış veya kamusal alanda yeterince temsil edilmemiş topluluklar açısından “bizden birinin” görünür bir başarı elde etmesi kuşkusuz sembolik değer taşıyor. Ancak sembolik sahiplenme ile siyasal temsil aynı şey değil. “Bizden biri” anlatısı ilk bakışta kapsayıcı ve olumlu görünse de siyasetçiyi yine kökeni üzerinden tanımlayabiliyor.
Farklı toplulukların aynı kişiyi kendi aidiyetlerinin başarı hikâyesine dahil etmeye çalışması, dışlayıcı bir ötekileştirmeden farklı olsa da siyasal programın ikinci plana düşmesine yol açabiliyor. Üstelik burada belirgin bir asimetri var. Çoğunluk toplumuna mensup bir siyasetçinin ailesinin birkaç kuşak önce nereden geldiği, hangi etnik topluluğa mensup olduğu veya mezhepsel geçmişi çoğu zaman seçim başarısını açıklayan temel bilgi olarak kullanılmaz.
Göçmen kökenli siyasetçi söz konusu olduğunda ise biyografi kolaylıkla siyasetin önüne geçebiliyor. Burada medya açısından daha temel bir soru ortaya çıkıyor: Bir kişinin kökenini belirtmek hangi noktaya kadar gerekli bir bağlamdır, hangi noktadan sonra onu belirli bir kimliğin sınırları içine yerleştiren bir çerçeveye dönüşür? Göç geçmişinin tamamen görünmez kılınması elbette çözüm değil.
Eralp’in aile tarihi, Almanya’nın göç deneyimi ve bugün ulaştığı siyasal konum, kuşaklar arasındaki toplumsal dönüşümü göstermesi bakımından haber değeri taşıyor. Mesele, bu biyografik bilginin siyasal aktörün önüne geçip geçmediğinde düğümleniyor. KÖKEN SİYASAL KADER OLMAKTAN ÇIKARKEN Elif Eralp örneğinin daha geniş anlamı da burada ortaya çıkıyor.
Bir zamanlar esas olarak entegrasyonun konusu olarak görülen göçmen ailelerin sonraki kuşakları, bugün toplumun geleceğine ilişkin siyasal tercihlerin oluşturulmasında doğrudan rol alıyor. Tam da bu nedenle Türkiye medyasındaki aidiyet arayışı düşündürücü. Siyasetin giderek olağan bir aktörü haline gelen bir isim, haber dilinde yeniden biyografisine, ailesinin geldiği yere, etnik veya inançsal aidiyetine doğru çekilebiliyor.
Bir başka deyişle, siyasal alanın aşmaya başladığı kategoriler haber dilinde varlığını sürdürebiliyor. Asıl mesele, medyanın bu dönüşümü nasıl temsil edeceği. Normalleşme, göç geçmişini görünmez kılmakla değil, onu bir siyasetçinin bütün siyasal kimliğini açıklayan kategori olmaktan çıkarmakla mümkün olabilir.
Avrupa uzun yıllar göçmenlerin kendisine ait olup olmadığını tartışırken, şimdi göçmenlerin çocukları Avrupa’nın nasıl yönetileceği üzerine söz sahibi oluyor.