Dil Giderse Millet de Gider 
Ekonomi

Dil Giderse Millet de Gider 

İnsan vardır; insanlığı öldürür, dili susturur. Oysa bir milletin dilini kaybetmesi, susması veya susturulması kimliğini  kaybetmesi demektir. Bunu ya bilmez ya da bilmek istemez böylesi  tipler. İnsan da vardır;...

0 okuma

İnsan vardır; insanlığı öldürür, dili susturur. Oysa bir milletin dilini kaybetmesi, susması veya susturulması kimliğini  kaybetmesi demektir. Bunu ya bilmez ya da bilmek istemez böylesi  tipler.

İnsan da vardır; insanlığa can verir, dili ve geleneği yaşatır, yarınlara umut olur. Onlar insanlığa nefes olur, gönüllere dokunur , gönüllerde de yaşar. Sayıları belki azdır ama etkileri evrenseldir.

Bir milletin ruhunu ayakta tutan da işte  bu tip  insanlardır. “Karacaoğlan, Aşık Veyseller  gibi gönüllerde taht  kuran ozanlar, sazları ve sözleriyle halkın duygularına tercüman olurlar; Yunus Emre  de sevgi diliyle asırları aşarak insanlığa ışık tutmuş, adeta bir meşale olmuştur. Onlar dili yalnızca kullanmamış, ona ruh verip yaşatmışlardır.” Ve Karamanoğlu Mehmet Bey… “Bugünden sonra divanda, dergâhta, bargâhta Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır.” diyerek Türkçeye sahip çıkmış, bir milletin kimliğini koruma altına almıştır’’.

 Bu sadece bir buyruk değil, aynı zamanda bir varoluş mücadelesidir. Dil, geçmiş ile gelecek arasında kurulan en güçlü bir bağdır ,bir  köprüdür. Dil giderse hafıza gider, hafıza giderse millet gider  ,millet giderse ülke gider ,  özü de  gider.

Bu yüzden dili yaşatanlar, aslında insanlığı yaşatanlardır. Dil, bir ülkenin tanınmasını sağlayan bir barış güvercinidir. Bugün bize düşen görev bellidir: Ya dili ve insanlığı yok edenlerin yanında yer alacaksın   ya da onu yaşatanların izinden yürüyeceksin Türkçemiz ,kökleri binlerce yıl öncesine uzanan, tarihî ve yapısal olarak güçlü bir dildir.

Genetik ve arkeolojik  çalışmalardan  elde edilen  bulgulara göre’’ Türkçenin kökeni yaklaşık 9 bin yıl önce Çin’deki Liao Nehri Vadisi’nde yaşamış tarım topluluklarına kadar uzanır. Türkçenin bilinen en eski yazılı belgeleri ise 8. yüzyıla, yani yaklaşık 1300 yıl öncesine tarihlenen Göktürkler dönemine ait Orhun Yazıtlarıdır’’.

 Türkçe; Sibirya’dan Afrika’ya ve Avrupa’ya kadar geniş bir coğrafyada konuşlanmış ,konuşulmuş  , yerleşmiş , kökleşmiş ,can  bulmuş ,canlılık  bulmuş bir dildir. Günümüzde  dünya dilleri arasında önemli bir  konumda da olduğu ifade edilmektedir. Türkçenin tarihî, kültürel ,bilimsel açıdan araştırılması ve muhafazası  dilin devamlılığı  bakımından büyük önem taşımaktadır.

Şunu da söylemek bizce  yerinde   olur: “Dilimizin korunması, geliştirilmesi ve doğru bir şekilde kullanılması; Cumhuriyet değerlerinin yaşatılması ile milletimizin birlik ve beraberliğinin sürdürülmesi açısından yaşamsal bir öneme sahiptir. Türkçeyi yabancı dillerin etkisinden korumak; onu sade, canlı, anlaşılır ve etkili bir biçimde kullanmak hepimizin ortak sorumluluğu, hatta görevidir. Özellikle genç nesillerin diline sahip çıkarak Türkçeyi geleceğe taşımaları büyük önem taşımaktadır.

Çünkü dil, bir milletin kimliği olduğu kadar, yarınlarının en sağlam güvencesi ve varlık sebebidir.” Ülkemizde Türk Dil Bayramı her yıl 26 Eylül’de kutlanmaktadır. Bu tarih, Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatıyla 1932 yılında düzenlenen Birinci Türk Dil Kurultayı’nın açılış günüdür. Atatürk, Türkçenin yabancı dillerin etkisinden arındırılması amacıyla aynı yıl Türk Dil Kurumu’nu kurarak Dil Devrimi’ni başlatmıştır.

Türkçenin tarihî süreçte güçlü bir konum kazanmasında Karamanoğlu Mehmet Bey’in katkısı ve emeği büyüktür. 13 Mayıs 1277 tarihinde yayımladığı fermanla divanda, dergâhta, bargâhta ve devletin tüm kurumlarında Türkçeden başka dil kullanılmasını yasaklayarak  Türkçeyi resmî dil hâline getirmiştir. Bu karar, Anadolu’da Türkçemizin  resmî, kültürel ve sosyal hayatta güçlenmesini sağlayan önemli bir dönüm noktasıdır.

Türk dilinin başkenti olarak anılan Karaman’da, bu tarihî adımın yıl dönümü her yıl gururla kutlanmaktadır. Karamanoğlu Mehmet Bey’in fermanı, Türkçenin zaferinin simgesi hâline gelmiş ve dilimizin resmî kimliğini güçlendirmiştir. Karaman’da bu önemli gün, “Türk Dil Bayramı ve Yunus Emre’yi Anma Etkinlikleri” kapsamında kutlanmaktadır.

2025 yılında 748’incisi 9–13 Mayıs tarihleri arasında gerçekleştirilen etkinliklerin ardından, bu yıl da 749’uncusu yapılacaktır; bu durum, Türkçeye verilen değerin ve tarih bilincinin yaşatılması açısından büyük önem taşımaktadır. Karaman’daki bu etkinlikler, Türkiye genelinde 26 Eylül’de kutlanan Türk Dil Bayramı’ndan farklı olup şehre özgü tarihî bir anlam taşır. Karaman Valiliği ve Belediyesi iş birliğiyle düzenlenen programlarda Yunus Emre’nin türbesi ziyaret edilir, ferman okunur ve çeşitli kültürel etkinliklerle  bu mutlu  gün yaşatılır.

Burada sizlere günün anlamına anlam katacak iki anımdan söz edeceğim: İlki, Dil Bayramı’nın kutlanmasıyla; ikincisi ise hem şehrim, gönüller sultanı, Türkçemizi diri ve canlı tutan Yunus Emre ile ilgilidir. Buyurun, birlikte o günlere gidelim. Ben vatani görevimi 2.

Ordu’da Muhafız Bölüğünde yedek subay olarak tamamladım. 2. Ordu Karargâh Komutanı beni makamına çağırdı ve şöyle dedi: “Muhafız Bölüğünü ve Bando  Takımıını  alacaksın.  Takım   Komutanı  Üsteğmen Coşkun Babacan’la birlikte Karaman’a gideceksiniz.

Orada Türk dilimizi kutlama merasimine katılacaksınız; hem merasimde hem de kutlamanın yapıldığı alanda bando birliği eşliğinde gösteriler yapacaksınız.” (Yıl 1965, muhtemelen Mayıs  Ayı ). Ben de, “Emredersiniz komutanım,” dedikten sonra bölüğüme gelerek yardımcılarımla görüştüm ve bando bölüğü komutanıyla hazırlıklarımıza başladık. Günü gelince   Muhafız Bölüğü ve Bando Takımı ile Karaman’a ulaştık.  Hatuniye   Medresesi civarında konuşlandı.

Askerî araçlardan indik, üstümüze çeki düzen verdikten sonra mekandan  ayrıldık ve Harbiye Marşı eşliğinde silahlı gösteri hareketlerini yaparak merasime özgü yürüyüşlerle İsmetpaşa Caddesi’nden Atatürk’ün heykelinin bulunduğu parka geldik. Bir müddet sonra bando bölüğümüzün çaldığı ve halkımızın söylediği İstiklâl Marşı ile merasim başladı. İstiklâl Marşı’nın ardından çelenkler konuldu ve kaymakam ile belediye başkanı, günün anlamını aksettiren konuşmalar yaptı.

Ardından biz de silahlı gösterimizi başlattık. Gösterimizin bitiminden sonra, gösterişli silah hareketleri ve marşlar eşliğinde  İsmetpaşa  Caddesi’ne geri döndük, kütüphanenin önünden sağa dönerek Birinci İstasyon Caddesi’ne ilerledik. Halk, yürüyüşümüzü ve silahlı hareketlerimizi görünce yol boyunca alkışlarla bizleri destekledi.

Merasim birliğinin komutanı olarak bana ve asker arkadaşlarıma yapılan bu sevgi dolu tezahüratın hazzını unutamam ve anlatamam. İstasyon Caddesi’ndeki yürüyüşümüzü tamamlayıp   Hatuniye  Medresesi yanına geri döndük. Öğle vakti geldiğinde  Dil Bayramı Kutlama Komitesi bizlere kumanyalar ikram etti.

Yemeğimizi yedikten sonra askerî araçlarımıza binerek görevimizi başarıyla tamamlamanın mutluluğuyla  ve  gururuyla  kıtamıza geri geldik . Bugün bile Karaman’a gittiğimde, İsmetpaşa Caddesi’nde yürürken o duygulu anları yeniden yaşarım ya da yaşamış gibi olurum. Sayın Başbakan Prof.

Dr. Sadi Irmak’ı herkes tanır. Başbakanlığı dö, Çukurova Üniversitesi’nin daveti üzerine Adana’ya gelip konferans vermişti Konferansta başbakanlık dönemindeki faaliyetlerini ,yapacaklarını   ve yapmak istediklerini anlattı.

Kürsüden inmeden önce Atatürk’le ilgili anılarını da  bizlerle paylaştı. Şöyle dedi: “Mustafa Kemal Atatürk, ülkenin kalkınmasını eğitimle başarabileceğine inandığı için başarılı öğrencileri yurt dışına eğitime göndermişti. Millî Eğitim Bakanlığının yaptığı sınava 150 öğrenci girmiş, bunlardan 11’i sınavı kazanmıştı.

Ben de onlardan biriydim. Atatürk bizzat ismimin yanına ‘Berlin Üniversitesi’ne gitsin’ diye not düşmüş. O anda yurt dışına gidip gitmemekte tereddüt ettim ama yine de  Sirkeci Garı’na geldim Bir az sonra her nedense  gitmemeye karar verdim.

Tam geri dönecekken bir posta dağıtıcısı ismimi çağırdı: ‘Mahmut Sadi! Mahmut Sadi! Bir telgrafın var.’ Telgrafı açtım ve aynen şunlar yazıyordu: ‘Sizleri bir kıvılcım olarak yolluyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz.

İmza: Mustafa Kemal.’ Telgrafı görünce utandım ve yurt dışına giderek eğitimimi tamamladım ve yurduma döndüm. Önce İstanbul Üniversitesi Genel ve Beşerî Fizyoloji Enstitüsü’nü kurdum ve  başına  geçtim , sonra  ülkemin başbakanı oldum  Ben sadece iki satırlık bir telgrafın yarattığı bir bilim adamıyım.” diyerek kürsüden indi Başbakanı defalarca alkışladık. Konuşması bittikten sonra onuruna kokteyl verildi.

Onuruna verilen bu kokteyl sütek tek masalara gelip hâlimizi ve hatırımızı sordu. Bizim masaya geldiğinde kendi yönetiminden memnun olup olmadığımızı sordu. Sonra öğretim üyelerine memleketlerini ayrı ayrı sordu.

Bana gelince ona Karamanlı olduğumu söyledim. Bana, “Ben de Seydişehirliyim ve senin gibi Konyalıyım.” dedi. Gülüştük.

Ben de “Efendim, size iki soru soracağım, müsaade ederseniz.” . O da bana “Sor evlat.” dedi. “Hocam, öğretim üyeliği görevini yapmak mı zor, başbakanlık görevini yapmak mı zor?

İkinci sorum da: Yunus Emre nerelidir?” dedim. Bana birinci soruma cevaben: “Başbakanlık daha zor. Çünkü öğrencilerim benim ne dediğimi ve ne anlatmak istediğimi kolaylıkla anlayabiliyorlar; ama milletvekillerimiz dediklerimi anlamıyorlar veya anlamak istemiyorlar.” dedi.

Yunus Emre ile ilgili soruma gelince: “O Karamanlıdır ve mezarı da Yunus Emre Camisi içerisindedir.” dedi. Ama “Efendim, Eskişehirliler de Yunus Emre bizim oralı diyorlar.” deyince bana, “Bak evladım, bir kişi tanınmış, sevilmiş ve takdir edilmişse eğer ona sahip çıkan çok olur.  Yunus Emre Karamanlıdır.” diyerek noktasını koydu.

Başbakanımız bizim masadan kalktı, yanımızdaki masaya geçti. Yıllar sonra bu soruyu Karaman’ın tarihçilerinden Sayın Talat Duru’ya da sordum. O da “Yunus Emre Karamanlıdır ve akrabamız olur.” dedi.

Ayrıca Osmanlıca bildiğini, Yunus Emre’nin soy kütüğünü Osmanlı arşivlerinden araştırdığını; Karamanlı olduğunu ve Kirişçilerden olduğunu söyledi. Babasının da kirişçi olduğunu, Yunus Emre’nin kirişçilik yaptığını ifade etti. “Eğer Yunus Emre Karamanlı değil de başka illerden olmuş olsaydı, yöremizde bulunan yerleşim birimlerinin isimlerine şiirlerinde yer verir miydi?

Tabii ki vermezdi.” dedi. Yunus, hangi yöreden olursa olsun; o bir Türkmen beyidir, büyüğümüzdür, ortak değerimizdir ve ulusumuzun en büyük ozanıdır. Onunla gurur duymalıyız.

Çukurovalılar da Karacaoğlan’a “Çukurovalıdır” diyerek sahip çıkıyor; Mutlular da  o’’ Mutludur ‘’ diyerek sahip çıkıyor. Hatta Mut’ta şehrin ortasında adına düzenlenmiş bir park da var. Prof.

Sadi Irmak’ın dediği gibi, sevilen kişilere sahip çıkanlar çok olur. Bilgili, görgülü, eğitimli, kültürlü; ülkesini seven, savunan ve haksızlıklara başkaldıran yiğit ve filozof bir Türkmen beyi, şeyhi Yunus Emre diyeceğim: Karamanlıdır. Yunus Emre: Anadolu’da Türk yazı dilinin gelişmesinde etkili şiirleri ve ilahileriyle, yüzyıllar boyunca insanlara ahlâkî değerleri, sanatı, ilmi ve irfanı öğretileriyle; dün olduğu gibi bugün de aramızda dipdiri yaşayan ve paylaşılamayan bir değerdir.

Ne mutlu bize ki Türkmen beyi Yunus Emre bizim özümüzdür, hemşerimizdir. Söyleşilerinde, nasihatlerinde ve fikirlerinin anlatımında kalplere dokunur, dokunuşlarında da diğer dillerden arındırılmış ‘’Öz Türkçemizi ‘’kullanır. Ben burada öz Türkçemizin kullanışıyla ilgili sadece bir-iki örnek vereceğim: “Bir kez gönül yıktın ise, bu kıldığın namaz değil.” “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir.

Sen kendini bilmezsen ya nice okumaktır.” Hemşerim Yunus Emre sadece bir şair değil, gönüllerde taht kuran bir filozoftur. Yazımı Karamanlı şair ve yazar Nevzat Dağlının şu dizeleriyle noktalıyorum: “Karamanlı Mehmet Bey yayımladı fermanı, Yunus Emre Türkçeye kazandırdı dermanı. Bin bir renk çiçek açtı dilimizin ormanı, Sözleri astığımız dalımız bayram etti.” ( 1 ) .

Mehmet Asil Yılmaz ,2026 .Karamanname Dergisi. .Yıl 13: Sayı 25,sayfa ,5

İlgili Haberler