“Bunalıyoruz çocuk bunalıyoruz/Biçim veremediğimiz şeylerin/Biçimini alıyoruz”. Şükrü Erbaş’ın bütün zamanların ama daha çok da son zamanların ruhunu, ekonomik, psikolojik, sosyolojik, ideolojik, tarihsel, politik ve dahası, bir ‘ruhdeste’ olarak duyuran dizelerini analım önce. ‘Ruhpostası’nda son durum böyle. Gençlerden, sokaktan gelen pek çok sözcüğün, deyimin, dil kullanımının iyi-kötü örneklerini duyuyoruz, okuyoruz.
‘Uygun musunuz?’ diyeceğine ‘müsaitliğiniz var mı?’ sorusunu kibarlık, incelik sananlar beni ‘muhattap’ almazlar biliyorum. Almasınlar da! Buna üzülüyor muyum?
Sosyalistlerin bile selamlaşırken, nerden çıktıysa, kafa tokuşturduğu bir ülkedeyiz artık, isteyene üzülecek şey çok yani, “dert var hemdert yok!” Türkçenin iyi, yerinde kullanımlarından biri hayli yaygınlaşmış durumda, anlamına değil ama tam yerinde kullanımına seviniyorum, ‘darlandım’ diyor biri, ‘darlama’ diyor bir başkası. Çok dolu, özlü sözcükler, eylemler bunlar, en azından neye karşı çıktığımızı açık açık söyleme, gösterme bakımından: Topluma bu gömlek dar geliyor, gençlik kendine çizilen sınırları yıkıp ötesine geçecek, kadınlar eve mahkum olmadıklarını gösteriyor, işçiler sınıf sendikacılığına yöneliyor, öğrenciler laik eğitimden vazgeçmiyor, emekliler parti kursa en büyük parti olur, farklı cinsel yönelimlere kim karışabilir, hele kolluk güçleri, ortada suç mu var, çözüm süreci ve demokrasinin birbirlerinden pek haberleri yok, galiba olması da istenmiyor… Şükrü’nün dediği gibi ‘bunalıyoruz’, toplumun dediği gibi ‘darlanıyoruz’, ama oradan buradan ‘darlamayın bizi!’ sesleri, çığlıkları da yükseliyor. Darlamak, darlanmak, bireyle toplumu buluşturan, ortak bir kaygıyı dile getiren olağanüstü anlamlı söyleyişler.
Üstelik içinde yerine göre gözdağı da barındırıyor ki, darlayanlar, kişi ya da kurum her ne iseler, kimseler bundan bir uyarı, ders de çıkarabilirler, çıkarsınlar! Nerden aklına düştü bunu yazmak derseniz, konu bolluğundan darlandığım için derim! ‘Mebzul miktar’ mı desem ‘ihracat fazlası’ mı yoksa ‘istiap haddi’ni aştığını mı söylesem bilemiyorum, fakat herkes gibi ben de fena darlanıyorum! Kolay kolay darlanmam, sabırlıyımdır, sineye çeker, içime atarım, gamlanırım, sonra yas tutmanın bile artık zamanla sınırlı olduğu bu çağda, yeni gamlara, yaslara kadar yapılacak işler bekler beni de! Seçimlerde ‘dar bölge’ sistemi vardır, ülke, çıkarılacak milletvekili sayısı kadar seçim bölgesine bölünür ve her bölgeden yalnızca bir aday seçilir, bu ‘çoğunluk’ sistemidir.
Temsilde adalet kaybı, küçük partilerin meclise girememesi, kısıtlı çeşitlilik, yani kadınların, azınlık ya da belli grupların temsil olasılığının azalması gibi ‘çoğulcu’ olmayan, ‘çoğunluk’çu bir sistem. Biz de ‘dar bölge’ kavramından yola çıkarak, ‘dar ülke’, ‘daralan ülke’ olarak yolun sonuna hızla yaklaşıyoruz. İnsanlar daraldıkça, darlandıkça, yönetenler ya da yönettiklerini sananlar da darlıyor! Dar, Arapça yurt demek, Türkçede genişliği az, ensiz ve büyük olmayan anlamında, Farsçada ağaç demek, darağacı da idam sehpası, Alevi-Bektaşi-Kızılbaş inancında da önemli yer tutuyor: Cemde görgüsü gerçekleştirilen talibin Pir huzurunda özünü Hakka teslim etmesi, ikrar vermesi, yani yola bağlı olduğuna ant içmesi, sorguya çekilmesi amacıyla ayakları mühürlü, başı açık biçimde durduğu manevi makam ve konum, dara durmak, dara çekilmek eylemiyle tanımlanır. Dar gelirliden dar vakitlere, ‘elim darda’ sızlanışından ‘gönlüm darda’ üzgünlüğüne, hem koyu hem bunaltıcı, ikisi bir arada ‘daranlık’ denilebilecek konular, zamanlar, durumlar. “Yalnız insan, kayıp mektup” oluyor, insan insanla gelişiyor, genişliyor, gençleşiyor, güleç olup bir de güzelleşiyor. Zülfü Livaneli’nin, Yaşar Kemal’in “Merhaba” şiirine yaptığı şarkısındaki gibi belki de “Karanlığın ucu bir ulu şafak”tır.
Necatigil’in “Sevgilerde” şiirinin en çok yinelenen “Siz geniş zamanlar umuyordunuz/Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek” dizesinin dar vakitleri de güzelleştirmesi yakındır belki.