Spor

Çok pis işler...

“Saten alın beni, birazcık parayla saten alın beni!” Ursula K. LeGuin’in muhteşem ütopyası Mülksüzler’, baş karakter Shevek’in arkadaşlarından Tirin mülkiyetçilerle dalga geçerken böyle der. Tirin, ‘satın alma’nın ne...

17 okuma

“Saten alın beni, birazcık parayla saten alın beni!” Ursula K. LeGuin’in muhteşem ütopyası Mülksüzler’, baş karakter Shevek’in arkadaşlarından Tirin mülkiyetçilerle dalga geçerken böyle der. Tirin, ‘satın alma’nın ne olduğunu kavramsal düzeyde bilir ama yaşamı boyunca hiçbir şey satmadığı ve satın almadığı için, nasıl söyleneceğini bile bilmemektedir.

Burası Anarres; mülkiyetçiliğin tüm boyutlarıyla reddedildiği, doğadan edinilen ya da insanlar tarafından üretilen tüm nesnelerin sadece kullanım değerine sahip olduğu, ‘değişim değeri’ ve ‘meta fetişizmi’nin var olmadığı, tüm ürünlerin Üadlı yurttaş kurumu tarafından hakça paylaştırıldığı, kadınla erkeğin hayatın her alanında koşulsuz bir eşitlik içinde yaşadığı anarko-komünist bir gezegen. Bir de Urras var; Tirin’in dalga geçerken hedef aldığı, insanların ‘mülk sahipleri’ ve ‘mülkü olmayanlar’ diye ikiye ayrıldığı, mülkü olmayanların mülk sahiplerine hizmetle yükümlü olduğu, kadınların en ağır biçimde metalaştırılarak aşağılandığı, kayıtsız şartsız erkek-egemen bir ‘oligarşik kapitalist’ cehennem. LeGuin’in romanında, Anarres’ten Urras’a giden fizikçi Shevek’in gözünden bu yaşam tarzlarının eleştirel tarihi anlatılır.

Bereketli Urras’taki korkunç sınıfsal sömürü ve insani yabancılaşmaya karşı, kurak Anarres’te sefalete rağmen insanların insan olarak kalmayı başarmasının sırrını -elbette bürokratik diktatörlüğün potansiyel tehlikeleriyle birlikte- okuruz. ∗∗∗ 2. Dünya Savaşı’ndan SSCB’nin yıkılışına kadar geçen yaklaşık 50 yıllık süreçte dünyanın kapitalist yarısından Sovyetler Birliği’ne yöneltilen eleştirilerin temel çıkış noktası, satın alınabilen/satılabilen şeylerin miktarıydı: Sovyetler’de yeterince ürün yoktu, olanlar da kaliteli değildi, mağazaların önü kuyruklarla doluydu vs.

Buna karşı, kapitalizmin yarattığı tüketim toplumu, özellikle ‘Amerikan yaşam tarzı’ ifadesiyle pazarlanan krediler, ‘mortgage’lar dünyası gerçek bir refah ve özgürlük ortamı olarak sunuluyordu. Bu akıldışı karşılaştırmanın boyutlarına dair çarpıcı bir örnek, Andrei Tarkovsky’nin Stalker/İzsürücü (1979) adlı filmine dair bir eleştiri yazısıdır -üstelik kaynağı ABD bile değil, Fransa! Stalker’da, tuhaf tuzaklarla dolu, nasıl oluştuğu yasaklı Bölge’ye yolculuk yapan üç kişinin öyküsü anlatılır.

Yaygın inanışa göre Bölge’de bir oda bulunmakta, bu odaya ulaşmayı başaran insanların en büyük dileği gerçekleşmektedir. Bölge’nin sırlarını herkesten iyi bilen İzsürücü, müşterisi olan yazarla kimya profesörünü, hayatta neyin önemli olduğuna dair uzun felsefi tartışmalar eşliğinde odaya götürür. Fransız eleştirmen-yönetmen Danièle Dubroux, Tarkovsky’nin çok bariz bir ‘hakikat arayışı’ alegorisi olarak kurguladığı anlatıdaki Bölge’yi ‘serbest bir tüketim alanı imgesi’ olarak niteler, oda hakkında şu inanılmaz tanımı yapar: “Özgür bir alışveriş alanı olarak Batı Almanya’nın Doğu Almanya için anlamı”...

(Cahiers du cinéma, Sayı: 330, Aralık 1981) Bu, basitçe ‘filmi anlamamak’la açıklanabilecek bir durum değil; belli ki eleştirmenin bakışını kapitalist tüketim ideolojisi belirliyor. Başta TV reklamları, Hollywood filmleri ve sosyal medya etkileşimleri olmak üzere kitle kültürü (mass culture) endüstrisi tarafından desteklenen bu ideoloji, Sovyetler Birliği yıkılmasına rağmen etkisini yitirmiş değil. Çünkü asıl hedefi, her ne kadar sürekli uyku halindeymiş, hatta komadaymış gibi bir görünse de, aklını bulandıran narkoz akışı kesintiye uğrarsa uyanıp yerinde doğrulma olasılığı bulunan bir tehlike, hâlâ varlığını sürdürmektedir: Sınıf bilinci.

∗∗∗ Temel çelişkiye yine Le Guin’in romanı üstünden bakalım. Shevek’le Urras’ta tanıştığı Oiee arasında, çöp toplamak, mezar kazmak gibi ‘pis işler’i -ya da cıva madenciliği gibi tehlikeli işleri- kimlerin niçin yaptığına dair bir konuşma geçer. Shevek bu tür işlerin toplumsal işbölümüne uygun biçimde herkes tarafından yapıldığını söyler.

Ama kimse işi uzun süre yapmak zorunda değildir. Sonra Shevek, Urras’ta bu işleri kimin yaptığını sorar, geldiğinden beri tanıdığı insanlarıhiçbirinin ‘pis iş’ yaptığını görmemiştir: “‘Burada pis işleri kimin yaptığını bilmiyorum’ dedi. ‘Kim yapar onları?

Neden yaparlar? Daha fazla mı para alırlar?’ / ‘Bazen tehlikeli işler için daha fazla alırlar. Yalnızca hizmetçilik işleri içinse, hayır.

Daha az.’ / ‘Neden yaparlar o halde?’ / ‘Çünkü düşük ücret, hiç olmamasından iyidir’ dedi Oiie.” (Çev: Levent Mollamustafaoğlu, Metis Yay.) Kapitalistin güvendiği şey, işçinin bu sömürü düzeni üstüne düşünmemesidir. Her şeyi birbirine benzeten kitle kültürü estetiği, sekreter kızın sorununu patronun kızıyla aynı marka ruj kullanabilmeye, sanayide çalışan çırağın derdini lüks arabasını tamire getiren zengin gencin kullandığı telefondan alabilmeye dönüştürerek çelişkileri görünmezleştirir. Bir insan, varlığını unuttuğu, acısını hissetmediği bir çelişkiyi neden çözmek istesin ki?!

Daha önemli harcamalardan kısarak biriktirdiği parayla veya borç harç hedefine ulaşan sekreter kız/çırak, çok tuhaf bir bilinç kayması yaşar: Bu nesneye sahip olarak sanki sınıf değiştirmiş, fakirlerin arasından sıyrılıp zenginler katına çıkmıştır. Aslında böyle yaparak daha da fakirleştiğini ayırt edemez. Sömürü o kadar derinleşir ki, sekreter kız ve çırak, karşılarında durup “Saten alın beni, birazcık parayla saten alın beni!” diyerek dalga geçen gence kahkahayla gülerler sadece...

İlgili Haberler