Çocuklarda güven, aidiyet ve sevgi üzerine
Günümüz çocuklarının duygusal dünyasını ve ruhsal ihtiyaçlarını fark etmek; arkadaşlık ilişkilerini, güvenlik algılarını ve gelişim alanlarına dair yaklaşımlarını anlamak, ailelerin ve eğitimcilerin öncelikli...
Günümüz çocuklarının duygusal dünyasını ve ruhsal ihtiyaçlarını fark etmek; arkadaşlık ilişkilerini, güvenlik algılarını ve gelişim alanlarına dair yaklaşımlarını anlamak, ailelerin ve eğitimcilerin öncelikli sorumluluklarından biri. Gençlerin davranışlarında gözlemlenen değişiklikler, yetişkinlerden destek istedikleri konular ve kendilerini ifade etme biçimleri, hırçın dalgalarla kabaran ve kıyısında yaşayanları ürperten bir iç deniz gibi. Akran kavramının ve arkadaşlığın değişen yüzü, dijital dünyanın darbeleri, çocukların ruhunda açılan sinsi yaralar, sorunlarını bir yetişkine anlatma konusundaki isteksizlikleri, bütün bunlar, üzerinde dikkatle düşünmemiz gereken başlıklar.
Belki de asıl mesele, kötücül bir algı ve kaygı alanı yaratmak yerine dijital dünyayı, teknolojiyi ve içinde yaşadığımız çağın olanaklarını çocukların huzura, güvene ve sevgiye ulaşabileceği bir alana dönüştürebilmek. Davranış problemlerinde kök nedenleri yok sayıp keyfen eğitimcileri suçlayıp yargılamak ise zamanın modası. Yurttaş ve ebeveyn olarak önce kendi karar ve tercihlerimizi gözden geçirmek, ihmallerimizi kabul etmek, eksiklerimizi görmek ve eğitimcilerle güçlü bir iş birliği kurmak zorundayız.
Yeni nesli anlamaya çalışırken kendimize ve çocuklarımıza soracağımız sorularla korkuyu büyütmemeli, güven duygusunu zedelememeliyiz. Okullardan kahredici şiddet haberlerinin geldiği şu günlerde mesleğinde deneyimli çok kıymetli bir eğitimci dostuma, yeni nesil çocukları anlamak adına merak ettiğim konulara ilişkin bazı sorular yönelttim. Üzerine düşünülmesi gereken güçlü cevaplar aldım.
Ana hatlarıyla paylaşmak istiyorum. Ana sınıfından lise son sınıfa kadar geniş bir yaş grubundaki çocukları gözlemlemiş; öğretmenliğin yanı sıra idarecilik yapmış ve ailelerle de yakın temas içinde bulunmuş olan dostum, özellikle ergenliğe geçiş döneminde “Ben kimim?”, “Nasıl algılanıyorum?” ve “Arkadaşlarım beni nasıl görüyor?” sorularının büyük bir duygusal hassasiyetle karşılık bulduğunu söylüyor. Bir arkadaş grubuna kabul edilmenin verdiği kıvanç ile dışlanma korkusu, çocuk ve gençlerin dünyasında yıkıcı duygulara dönüşebiliyor.
Bu nedenle akademik performansın her zamankinden daha fazla önemsendiği günümüzde, gençlerin birbirleriyle kurduğu ilişkilerin ve sınıf kültürünün de yakından takip edilmesi gerekiyor. Sosyal medyanın olumlu olduğu kadar zorlayıcı tarafları olduğunu biliyoruz. Başkalarının hayatlarının seçilmiş, güzel ve parlak anlarına tanıklık eden çocuklar, kendi hayatlarını bu görüntülerle kıyaslayarak mutsuz olabiliyor.
Bu nedenle çocukların gördüklerini sorgulayabilmelerini sağlamak önemli bir adım. Kendi değerini başkalarının beğenisi üzerinden tanımlamama becerisi kazanmak ise güçlü bir kazanım. Özellikle ergenlik döneminde yargılamayan yetişkinlere ihtiyaç duyan bir çocuğun, “Kime anlatmalıyım?” diye düşündüğünde güvenle başvurabileceği bir yetişkinin varlığını bilmesi, onda güçlü bir aidiyet duygusu yaratıyor.
Bu aidiyet, davranışlarına da olumlu biçimde yansıyor. Çocukların günümüzde yetişkinlerden en fazla hangi konuda desteğe ihtiyaç duyduğunu sorduğumda aldığım yanıt oldukça yalındı: “Anlaşılmak!” “Dinleniyorum, duyuluyorum.” hissinin iyileştiriciliği nasihatlerin etkilerinden daha güçlü. Çocuklar,başarılı olmadan da değerli olduklarını hissetmek istiyorlar. Belki de yetişkinler olarak en çok burada durup düşünmeliyiz.
Bir çocuğun değerini yalnızca notları, başarıları, sınav sonuçları, yetenekleri ya da gelecekte ulaşacağı meslek üzerinden tanımladığımızda, ona farkında olmadan koşullu bir değer duygusu sunuyoruz. Oysa çocuğun bilmesi gereken çok daha temel bir gerçek var: Başarısız olduğunda da, hata yaptığında da, düştüğünde de değerli olduğu! Peki, bir çocuğun ruhsal olarak iyi olmadığını anlamak için nelere dikkat etmeliyiz?
Belirgin bir işaret var mı? Burada da tek bir davranışa odaklanmanın yanıltıcı olabileceği fikri öne çıkıyor. Daha çok çocuğun genel hâline ve günlük yaşamında süreklilik gösteren değişimlere dikkat etmek gerekiyor.
Sakin ve açık iletişimin olmadığı ortamlarda kaygı, öfke, uyku ve yeme sorunları artabiliyor. Bu nedenle çocukların davranışlarındaki değişimleri yalnızca ‘sorunlu davranış’ olarak görmek yerine, o davranışın bize ne anlatmaya çalıştığını anlamaya çalışmak önemli. Sevgi, saygı, güven ve dostluk kavramlarını yalnızca anlatarak değil, yaşayarak ve yaşatarak öğretebiliriz.
Sağlıklı, güçlü, destekleyici, paylaşımcı ve üretken sosyal ilişkiler çocuğa da ilham verir. “Hata yapanın dışlanmadığı; hatasının nedenlerini anlamaya çalıştığımız, sorumluluğunu yerine getirmesine ve yaptığı hatayı dönüştürüp gidermesine yardımcı olduğumuz bir yaklaşım, eğitimin olduğu kadar aile ve sosyal ilişkilerin de temelini oluşturur. Çünkü çocuklarımız, yalnızca söylediğimiz sözlerden değil, onlara nasıl davrandığımızdan öğreniyorlar.” Güvenlik konusuna gelince; okul, çocukların kendilerini güvende hissetmeleri gereken en temel yaşam alanlarından biri.
Son dönemde okullarda yaşanan şiddet olayları ve bu olayların sosyal medya aracılığıyla hızla yayılması, doğrudan çocuğun kendi okulunda yaşanmamış olsa bile “Benim okulumda da olabilir.” kaygısını doğurabiliyor. Bu kaygıyı küçümsemeden, fakat büyümesine de izin vermeden hareket etmek gerekiyor. Alınan önlemler konusunda çocuklara ve ailelere okulun sorumluluğunu yerine getirdiğini anlatmak, güven duygusunu desteklemek biz yetişkinlerin sorumluluğu.
“Güvenli okul yalnızca kapısında güvenlik görevlisi bulunan okul değildir. Güvenli okul; çocuğun görüldüğü, duyulduğu, kendini ait hissettiği ve bir sorun yaşadığında bunu güvenle paylaşabildiği okuldur.” Okuldan beklentilerimiz böyleyse aile içinde de benzer bir güven ortamı oluşturmalıyız. Çocuk, hem evinde hem okulunda hem de sosyal çevresinde kendisini anlatabileceği, yargılanmadan dinleneceği yetişkinlerin olduğunu bilmeli.
Sorun ortaya çıkmadan önce gerekli önlemlerin alındığı; aile, arkadaş çevresi, okul ve uzmanların birlikte hareket ettiği bir yapı, toplumsal refahın inşasında büyük öneme sahip. Kök ihtiyaçlar keskin gözlem de gerektiriyor. Öğrenci davranışlarındaki belirgin değişiklikler göz ardı edilmemeli.
Önleyici rehberlik çalışmaları, açık iletişim, yuvaya, okula, topluma ve ülkeye aidiyet duygusunun güçlendirilmesi… Sorumluluklarımızın kısa bir özeti bu. “Mutlu çocuk, güvenli bir aile ortamında büyür. Güçlü aileler, sosyal refahı yüksek toplumların temelini oluşturur.
Eğitim ise sosyal refahın en önemli yapı taşlarından biridir.” Yönetim karnemiz zayıf da olsa ülkemizin idealist duyarlı eğitimcileri yok mu? Elbette var. Devlet okullarında, özel eğitim kurumlarında hâlen işini layığıyla yapmaya çalışan, bıkmadan usanmadan çocukların ve gençlerin kırılgan dünyalarına ulaşmaya çalışan çok kıymetli eğitimcilerimiz var.
Onlar yüksek karakterleri gereği mükâfat beklemiyorlar. Yanlış politikalarla yıldırılmasınlar yeter! Çocukları karanlığa çekmeye çalışan etkilerin karşısında ailelerin ve eğitimcilerin el ele vererek sevginin yüceltildiği, çocukluğun ve gençliğin övgüyle, ilgiyle ve güvenle sarıp sarmalandığı bir koruma kalkanı oluşturabileceğimize inanmak istiyorum.
Bugün en çok ihtiyacımız olan şey, bu duyguların yeniden hatırlanması. Çocuğa “Başarılı ya da güzel olursan değerlisin.” demek yerine, “Sen olduğun için değerlisin.” diyebilmeliyiz. Bunu büyük bir içtenlikle söylemeliyiz.
Suça meyletmek öyle basit, kendiliğinden gelişen ve sadece çocuğu bağlayan bir eylem değil. Daha masum, küçücük iken hata yaptığında korkutmak yerine anlayıp yanında durmak, korktuğunda susturmak yerine dinlemek; düştüğünde yargılamak yerine elinden tutmak…Her şeyden önemlisi, yaşadığı eve, okule, ülkeye, dış dünyaya ait olduğunu hissettirmek çocukların ruhunda güven duygusunu ve vicdanı yeşertiyor. Bu bilinçli duruş, sadece bugünü değil, geleceği de değiştiriyor.
Aksi pişmanlık ve gözyaşı getiriyor. Kendisine ayrılmış bir sevgiye, güvene ve görülme duygusuna ihtiyaç duyan çocuklarımızın duygu dünyasına katkı sunacağına inandığım iki kitabı paylaşmak istiyorum bugün. Uzman Klinik Psikolog ve yazar Büşra Tarçalır’ın yazdığı, Zişan Özkale’nin resimlediği HERKES BAŞKA SEVER BENİ sevginin ifade edilme yollarına dair, gerçek hayatın içinden iyileştirici bir hikâye.
Yuva kavramının sarıp sarmalandığı, aile fertlerinin bir küçük çocuğun kocaman yüreğindeki, biri diğerine benzemez özgün konumlarına dikkat çekiyor. (Redhouse Kidz) Işıl Erverdi’nin yazdığı, Mine Aktuna’nın resimlediği ÇOCUK VE DEV, çocukların büyürken karşılaştıkları zorluklar ve içlerinde büyüttükleri endişelerle ilgili masalsı bir anlatı. “Sen artık büyüdün.” ifadesini duymak bir çocuk için ne ifade eder?
Bu bakış açısıyla kitap, duygularını tanıyıp hayatı cesaretle savunmasını istediğimiz miniklere yoldaşlık edecektir…(Kumdan Kale Yayınları) ∗∗∗ Çocuk edebiyatı paydaşları çabalarını sürdüre dursun dünyada ve ülkemizde devasa bir vicdan sorunu olduğu gerçeği değişmiyor. İktidar, sermaye, medya tehlikeli bir ortaklıkta. Düşünceyi daraltarak kendilerine bağımlı kılmak istedikleri bir nesil var.
Canım çocuklar bu çağda çok yalnız. Gözler üstlerinde ama öncelikli ihtiyaçlarını anlayan yok. Yetişkinlerin ise kafası çok karışık.
Belki önümüze kafa karışıklığımızı giderebileceğimiz beş yöntemi gösteren bir reels videosu düşer!? Ah ya… İyilikle kalın.


