Çağ Atlayalım Artık Ya!
Geçen pazar günü Karaman Kültür Sanat Turizm grubumuzda bir yazı üzerinden başlayan tartışma uzadı. Yazıştık, fikirlerimizi söyledik. Sonunda, yazısı üzerine yorum yaptığımız arkadaşımız gruptan ayrıldı. Üzüldüm....
Geçen pazar günü Karaman Kültür Sanat Turizm grubumuzda bir yazı üzerinden başlayan tartışma uzadı. Yazıştık, fikirlerimizi söyledik. Sonunda, yazısı üzerine yorum yaptığımız arkadaşımız gruptan ayrıldı.
Üzüldüm. Kazandığımız hiç kimseyi kaybetmek istemeyiz. Olayı sonradan zihnimde evirip çevirdim.
Neden sürekli savunmaya geçiyordu? Biz yorum yaparken onu suçluyor muyduk? Tartışmanın dozunu mu kaçırmıştık?
Yoksa bir düşünceye itiraz etmekle o düşüncenin sahibini suçlamak arasındaki çizgiyi mi kaybetmiştik? Kendimi de sorguladım. Çünkü mesele yalnızca başkasının bizi nasıl anladığı değil, bizim nasıl konuştuğumuz ve neyi tartıştığımız.
Yıllar önce Clubhouse adlı uygulamada katıldığım bir tartışma geldi aklıma. Konu belirleniyor, katılımcılar bazen kendi inanmadıkları görüşü savunmak zorunda kalıyordu. Evde hayvan beslemenin yararları ve zararları tartışılacaktı.
Ben, bence yararlı bulduğum bir şeyin zararlı tarafını savunmaya çalışıyordum. Gerisini getirebilmek için zihnim epey uğraşmıştı. İnanmadığım bir düşüncenin gerekçelerini aramak yorucuydu.
Hatta belki de bu yüzden avukat olmayı hiç istemedim. Ama o deneyim bana şunu gösterdi: İnsan, alıştığı düşüncenin dışına çıkmak zorunda kaldığında zihni başka türlü çalışmaya başlıyor. Kendi fikrini savunmakla yetinmeyip karşı tarafın gerekçelerini de anlamaya çalışıyor.
Bir fikre katılmayabiliriz. İtiraz edebiliriz. Hatta bir düşüncenin yanlış olduğunu da söyleyebiliriz.
Fakat bunları yaparken karşımızdaki insanı da yanlış ilan etmek zorunda mıyız? Tartışmak, haklı çıkma yarışına dönüşünce konu bir süre sonra kayboluyor. Herkes kendini anlatıyor, duygusal birikmişliklerini de dökme ihtiyacı duyuyor, konu değişiyor ve kimse kimseyi duymuyor.
Fikirler karşılaşıp yeni bir düşünce doğuracağına, insanlar kendi köşelerine çekiliyor. Oysa farklı düşünmek bir eksiklik değil. Bir şehrin en önemli imkânlarından biri.
Bu meseleyi durduk yere gündeme getirmiyoruz. '2010 yılında başlayan Amsterdam Tartışmaları'nı inceledik. TÜRKEV düzenlemiş.
Beş yıl süren deneyim, bu konuda elimize kitaplaştırılmış bir birikim olarak geldi. Orada edinilen tecrübeleri, karşılaşılan sorunları ve geliştirilen yöntemleri biz de Karaman'da yeniden düşünmek, tartışmak ve paylaşmak istiyoruz. Bu nedenle yakın zamanda Karaman Tartışmaları'nı başlatacağız.
İşte bu yüzden Karaman Tartışmaları'nı hayata geçirmek istiyoruz. Ayda bir kez bir araya gelip şehrimizi, kültürümüzü, tarihimizi, sanatımızı, turizmimizi, toplumsal meselelerimizi ve geleceğimizi konuşacağız. Ama yalnızca konu başlıklarını tartışmakla yetinmeyelim.
Bu buluşmalar hazırlanırken kendi tartışma becerimizi de geliştirelim istiyoruz. Bir eleştiriyi neden bazen kendimize yapılmış bir saldırı gibi algılıyoruz? Bir düşünceyi savunurken karşı görüşün gerekçelerini gerçekten anlamaya çalışıyor muyuz?
Yanılabileceğimizi kabul edebiliyor muyuz? Çünkü ayda bir kez bir araya gelmek kıymetli. O zamanı iyi değerlendirmek daha da kıymetli.
Birbirimizi dinlemeden, aynı soruların çevresinde dönüp durarak geçireceğimiz zamanın bize ne kazandıracağını da düşünelim. Niyetimiz kimseye nasıl düşüneceğini öğretmek değil. Birlikte daha iyi düşünmenin, daha nitelikli konuşmanın yollarını aramak.
Bir şehirde farklı fikirlerin yan yana durabilmesi, insanların birbirini kırmadan itiraz edebilmesi, gerektiğinde kendi düşüncesini değiştirebilmesi küçümsenecek bir kazanım değil. Bunlar kendiliğinden oluşmuyor; emek istiyor, pratik istiyor. Karaman'ın konuşacak çok konusu var.
Fakat artık yalnızca ne konuştuğumuza değil, nasıl konuştuğumuza da bakalım. Dedim ya bu konuda ayda bir buluşalım. Her seferinde yeni bir konu açalım.
Konunun uzmanlarını çağıralım. Birbirimizi dinleyelim, itiraz edelim, öğrenelim. Gerekirse bildiklerimizi yeniden sorgulayalım.
Bunun için belki de önce birbirimizle konuşma biçimimizi değiştirmemiz gerekiyor.



