Sevtap AYYILDIZ 2026 Hemingway-Çağımızın Tanığı ödülünü kazanan Burhan Sönmez’in İletişim Yayınları’ndan çıkan yeni romanı Kırmızı Ayna raflarda okuyucularını bekliyor. Toplumsal bellek ve köklerimiz üzerine yoğunlaşırken edebi hazdan ödün vermemiş yazar, yine sakin, naif, masalımsı bir anlatımla karşı karşıyayız. Üstelik anlattığı şeyler insanı derinden yaralıyor, geçmiş acı yüküyle karşımızda duruyor.
Toplumsal bellek önemli, nesiller arası bilgi aktarımı yaparken unutanlar için belleği güncelliyor. Toplumların bellekleri arşiv yerine geçer, içinde kültürel, sosyal, ekonomik, siyasal olaylar yer alır. Modern zamanlarda yalnızlaşan insan hıza teslim olur, unutmaya meyillidir.
Ama bazı yaşananlar, acılar unutulmayı hak etmez. Kişisel bellek ise bize özeldir, bazen depoladıklarımız rüyalarda ortaya çıkar. Kendini bir aynadan doğmuş sayan roman kahramanımız Zaza, rüyalarında karanlık bir mağarada anne diye bağırırken uyanır çoğu kez.
Kırmızı Ayna’daki bölüm başlarında yer alan italikli cümleler C. G. Jung’un Kırmızı Kitap adlı eserinden alınmış.
Jung, Kırmızı Kitap için, kendi içimdeki seslerin yansıması diyor. Belki yazmasaydı aklını yitirecekti. Romanda Zaza, Jung’un kendisiyle konuşması gibi oğluyla konuşur, gidip bir daha dönemeyen oğlu Seba’yla.
Bir gemiye binip denizleri aşar Seba, ya da aşamaz, belki o gemiye hiç binememiştir. Odysseia gibi onu bekleyene dönebilir ki döndü, ölüm suretinde. Yirmi dört bölümden oluşan romanın ilk bölümü hastane odasındaki Zaza’nın rüyasıyla başlar.
Geyik vardır rüyada, nehrin karşısındadır, birden kaçmaya başlar, onu yakalayamaz. Roman boyunca karşılaşacağımız ilk metafor geyik, yol gösterici, ruhsal rehber olarak yorumlanır, hayat ağacıdır ya da Ana Tanrıç. Zaza’nın ölmüş annesi olarak yordum geyiği, -Dersim de bir mağarada cansız bedenini hatırlayarak- nehirden karşıya geçerse annesine kavuşacak.
Pencereyi açsa milenyum dolacak odaya ama Zaza kapıda bekleyen ölümü alacak içeriye. Oğlum, anne ölüyor. …Aynada görmüştüm onu, bana bakıyordu.
Ölümü mü gördün, üstelik aynanın içinde? Ayna. Ayna teorisine göre, gördüğümüz şey, içimizde olanın yansımasıdır.
Zaza aynayla ilk karşılaştığında yetimhanededir, hasta yatağından kalkıp bakar yansımasına, aynada gördüğü kızla konuşur, mutlu olur. İnsan, varlığı, bir uyanıkken düşünceyle, bir de uykudayken rüyayla hissediyorsa, ben üçüncü hissetme yolunu o gün aynanın içini keşfederek buluyordum, o kızla birlikte. Bir de kırık aynanın uğursuzluk getirmesi durumu var, terastaki ayna kırıldıktan sonra Seba İstanbul’u terk etti -bir cinayete tanıklık etmişti- ve kendisinden bir daha haber alınamadı.
Toplumsal bellek diyordum, roman 2000’den 1930’lu yıllara uzanıyor, yaşanmış toplumsal olayları hatırlatıyor. Sırayla geriye gidersek, 99 Marmara depremi, siyasi Rum Sürgünü, Dersim Katliamı. Bir insan ömrü dediğin nedir ki, tüm bunlar nasıl sığar, insan bunca kötülükle nasıl başa çıkar, nasıl dayanır?
Bir de tüm bunlara evlat kaybı eklenirse? Cumartesi Anneleri’ne katıldı Zaza. Gazetede haberlerini gördü, 1995’te on beş-yirmi kişi ile Galatasaray Meydanı’nda oturma eylemi yapmaya başladı anneler, ellerinde çocuklarının fotoğraflarıyla.
Biz, dedi kalabalığa hitap ederek, evlatlarımızı sağ salim istiyoruz. Öldülerse, bize kemiklerinin verilmesini, saygıyla toprağa gömülmesini istiyoruz. Biz vazgeçmeyeceğiz, her cumartesi günü burada buluşacak, kayıplarımıza sesleneceğiz.
Orada, o toplulukla oturup sesini duyurmaya çalışmak, kime, yanlarından geçip giden kalabalığa mı, gazetecilere mi, polislere mi… En anlamlı anın içinde anlamsızlık yer alırken, kim burada ne yapıyor, kime sesleniyordu? Şunlara mı? Ötekilere mi?
Daha ötedekilere mi? Seba’nın babası Rum sürgünü sırasında Yunanistan’a göç etmek zorunda kalır. Oğlu gitmek zorunda kaldığında ve ondan haber alamadığında Seba’yı babasıyla arama fikri Zaza’ya güç vermişken yıllarca gitmediği Büyükada onu hayal kırıklığına uğratır.
Deliliğin ne olduğunu, babanı bulmak için Büyükada’ya ikinci kez gittiğimde anladım. …Bana ait bütün kutsalları yitirmişim gibi hissettim, sen dâhil, Sebastian dâhil, yetimhane dâhil. Kırmızı Ayna dostluğa dair de güzel bir hikâye.
En zor zamanlarımızda, deliliğin eşiğindeyken bizi kör kuyulara atlamaktan vazgeçirecek dostlara ihtiyacımız vardır. Şerafet Bey ve eşi Gülhatmi Hanım iyi ki varlar dedirtiyor yazar. Zaza’nın yaptıklarını sorgulamadan hep yanındalar, derdini dertleri sayarak.
Ameliyat olduğunda da Gülhatmi Hanım hep yanındadır. Roman Odysseia destanından alıntılar, göndermelerle zenginleştirilmiş. Bu hikâyedeki yirmi dört bölümün her birinde Odysseus’la birlikte yelken açmalı ve her gece onun karısı Penelope’yle birlikte sevdiğimizin eve dönmesini beklemeliydik.
Bizim romanımızda da yirmi dört bölüm olduğunu daha önce belirtmiştim. Yeniden aynaya dönersek, yetimhanede Anjelika Hanım’ın hediye ettiği kırmızı kapaklı küçük el aynasını öldüğü güne değin yanından ayırmadı Zaza. Dünyadan yansıyanlar vardı aynasında, köklerini aynada buldu.
Oğlu hastane odasında, sen benim aynamsın, demişti. Zaza’dan geriye kırmızı ayna kaldı. Son olarak bölüm başlıklarına değinmek istiyorum.
Kitabı bitirdikten sonra fark ettim, ilk bölümün başlığı son bölümden alınmıştı. Sonraki başlıklar bir önceki bölümden. Böylelikle anlatı aralıksız olarak devam ediyor gibi.
Yüz seksen sayfaya ne çok şey sığdırmış Burhan Sönmez, ne yazsam eksik kalacak. Beni derinden sarsan cümle son sayfadaydı: Bir şeyin hayatımda olmaması en büyük acı değildi. Asıl azap, hayatımda olması mümkünken onun hayatımda olmadığını bilmekti.